Tezhip

Geleneksel Sanatların "Üçü Bir Yerde"si

  • #


Yazı: Semra ÇELİK

İslam sanatlarının en yüksek formu olarak kabul edilen hat sanatının iki önemli neferi Mehmet ve Osman Özçay kardeşler. İlahi aşkla ve şevkle vücuda getirdikleri eserleriyle, geçmişte yaşamış büyük üstatların yaptığı gibi hat sanatına hizmet veriyorlar. Ağabeylerinin teşvik ve yönlendirmesiyle tezhip sanatıyla tanışan Fatma Özçay da, birbirinden güzel desenleriyle onların eserlerini süslüyor. Zaman zaman ortak projelerde çalışan Özçay kardeşler, son olarak Kâbe’yi genişletme projesi kapsamında bir araya geldi. Özçay kardeşler için bu proje, sanat hayatlarının en önemli merhalesi.

Cenab-ı Hakk, Hazreti Peygamberin (SAV), Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında Hz. Ebu Bekir’le birlikte sığındıkları Sevr Mağarası’nda müşriklere karşı O’nun nasıl güvenli bir şekilde korunduğunu anlattığı Tevbe Suresi’nin 40. ayetinde söylüyor bunu. İnananlar için, Tevbe Suresi’nin 40. ayetinde söylendiği gibi, elbette Allah’ın her kelamı yücedir, her kelamı güzeldir.

Yeni boyanmış bir duvarda asılı gördüğümüz, sade ama insana huzur veren bezemesiyle dikkatimizi çeken, usta bir hattatın elinden çıkmış levhada da böyle yazıyor; “Allah’ın sözü ise en yücedir.” Ruhumuza huzur veren levhanın asılı olduğu o duvar, geleneksel sanatlarımızın incisi hat sanatının usta bir temsilcisinin atölyesinin duvarı. Levhadaki hat eseri bizzat kendisine ait. Kendisi gibi hattat olan erkek kardeşi ve müzehhibe olan kız kardeşlerinin hikâyesini aşağıdaki satırlarda okuyacaksınız. Ancak geleneksel hat ve tezhip sanatlarımızın başarılı üç ismi ile sohbetimize geçmeden evvel kendileri hakkında kısa birkaç bilgi verelim istiyoruz.

En büyükten küçüğe Mehmet, Osman ve Fatma Özçay kardeşler, Karadenizli bir aileden geliyor. Ağabey Mehmet (d. 1961) ve ortanca kardeş Osman Özçay (d. 1963), Trabzon Çaykara doğumlu. Ailenin en küçük çocuğu ve tek kızı olan Fatma Özçay (d. 1970) ise Bolu Gerede’de doğmuş. Mehmet ve Osman Özçay, ilk, orta ve lise tahsilini Gerede’de tamamlamış. Fatma Özçay ise ilkokul eğitimini burada almış. Özçay ailesinin iki erkek çocuğu da liseden sonraki tahsil hayatlarını Erzurum’da sürdürmüş. Mehmet Özçay; Erzurum Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne, Osman Özçay ise Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü’ne devam etmiş. Osman Özçay, 1980’de girdiği bu enstitüde iki yıl okuduktan sonra, eğitimine Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde devam etmiş ve ağabeyi ile aynı yıl, 1986’da buradan mezun olmuş.

İleriki satırlarda okuyacağınız üzere Mehmet ve Osman Özçay kardeşlerin hat sanatı ile tanışmalarının Erzurum’a dayandığını da söyleyip, bu kısa bilgilendirmenin ardından sohbetimizin detaylarına geçelim istiyoruz.

Hattat Fuat Başar’la Tanışma

Mehmet, Osman ve Fatma Özçay kardeşleri, Mehmet Özçay’ın Küçük Çamlıca’daki atölyesinde ziyaret ettik. Özçay kardeşler; geleneksel sanatlarla tanışmalarından, yollarının bu sanatların duayenleri Fuat Başar, Uğur ve Çiçek Derman’la kesişmesine, Kâbe’nin genişletilmesi projesine dahil oluşlarından sanat zevklerine kadar pek çok konuyu, samimi sohbetimiz sırasında anlattı. Ailenin büyüğü olması hasebiyle ilk sorumuzu Mehmet Özçay’a yöneltiyoruz ve “Hat sanatıyla tanışmanız nasıl oldu?” diye soruyoruz.

Hat sanatıyla ilk defa, 1979 yılında imam hatip lisesinde 6. sınıftayken tanıştığını belirtiyor Mehmet Özçay. Anlattığına göre sıra arkadaşı bir gün sınıfa Mahmut Hamdi Yazır’ın “Kalem Güzeli” adlı iki ciltlik eserini getirir. “O eserde eski üstatların yazılarını gördüğümde büyülendim. O şekilde gönül verdim ben hat sanatına. Fakat Bolu Gerede’de hat sanatını öğrenebileceğim herhangi bir üstat yoktu. Ben de o kitaptan bir nüsha temin ettim, orada ne gördüysem kendimce yazmaya çalıştım.” diyor. 1980 yılında girdiği Erzurum Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde ikinci sınıf öğrencisiyken Osmanlıca dersine giren hocasının bir gün bir yazısını görüp beğendiğini söyleyen Mehmet Özçay, hocasıyla arasında geçen diyaloğu şöyle aktarıyor;

- “Çok güzel yazın var, niye hat meşk etmiyorsun?”,

- “Nereden, kimden meşk edeceğim, hattat mı var ki.”,

- “Hattat Fuat Başar var ya. Huzur Kıraathanesi’nde meşk veriyor, ona git.”


Osmanlıca hocasının dilinden dökülen Fuat Başar ismi, hem Mehmet Özçay’ın hem de kardeşlerinin kaderinin yönünü belirleyen bir dönüm noktası olur. Başar’ın, “Yazı gibi dev bir sanatı sırtlanmış ve Osmanlı ile Cumhuriyet arasında köprü olmuş bir sanatkâr” diye nitelendirdiği usta hattat Hamit Aytaç’tan sülüs ve nesih meşk ettiğini de hatırlattıktan sonra Özçay kardeşlerin, hat dersleri almalarına geçelim. Mehmet Özçay, usta hattatla tanışmak için Huzur Kıraathanesi’ne gittiği gün, beraberinde kardeşi Osman da vardır. Ağabeyi Mehmet ve Fuat Başar derslerle alâkalı konuşurken usta hattat, Osman’a döner ve “Sen de derse başlayacak mısın?” diye sorar. O da, o ana kadar aklında hiç böyle bir düşünce bulunmadığı halde “Tamam.” der. Osman Özçay o günü, “Ağabeyim gibi hat sanatı benim de hoşuma gidiyordu ama bu sanatla ilgilenmek gibi bir düşüncem yoktu işin doğrusu. Hoca ‘Sen de başlayacak mısın?’ dediğinde ‘İyi başlayayım. Ağabeyim nesih yazıyla başlıyor ben de sülüsten başlayayım ki ileride birbirimizi tamamlayalım’ dedim. Böylece derslere başladık.” sözleriyle anlatıyor. Ağabey-kardeş, Hattat Fuat Başar’la derslere bir başlamış pir başlamış. “Derslere başladık ama ne başlamak… Gece gündüz yazıyla uğraştık. Her gün hocaya derse gidiyorduk. Normalde haftada birdi dersler ama biz hocaya her gün gittik. Bir süre sonra ‘Artık gün aşırı gelin.’ dedi. O aşkla ve şevkle, biz bir yılda meşki bitirdik.” diyor.

Sözü yeniden Mehmet Özçay alıyor. Hat sanatına ilgi duymasında, imam hatipte okumasının etkili olduğuna değiniyor. Esasında hat sanatıyla imam hatipteki tefsir, Arapça, Kur’an gibi meslek dersleri vesilesiyle tanıştığını belirtiyor usta hattat. “Zaten bu sanata başlamadan önce de yazıma özenirdim. Sanata meylim hep vardı. Yazıyı seviyordum fakat ilkokulda en iyi dersim de resimdi. Eğer imam hatipte okumasaydım, Arapçayla tanışmasaydım, büyük bir ihtimalle ressam olurdum.” diye konuşuyor.

Uğur Derman’dan Övgü Dolu Mektup

Başta hat sanatı olmak üzere klasik Türk sanatlarına yaptığı büyük hizmetleriyle tanınan Prof. Uğur Derman’la yollarının kesişmesi, Özçay kardeşlerin sanat serüvenlerinde önemli bir merhaledir. Onun desteğinden bahsederken, “Bizim sanatımızın ikinci önemli safhası Uğur Derman Hoca ile tanışmamızdır.” diyor Mehmet Özçay. Anlattığına göre üniversite bitirme tezi için İstanbul’a gelir ve Yıldız Hamidiye Camii’ndeki levhalarını inceler. Levhaları fotoğraflar ve manalarını çözmeye çalışır. Bir kısmını çözer, çözemediklerini ise not alır. Daha sonra o fotoğrafları Uğur Derman’a postayla gönderen Mehmet Özçay, fotoğrafların yanına bir mektup, kendi hat çalışmalarından bir de örnek koyar, kendi deyişiyle korka korka. Yıl 1986’dır bu arada.

Mektubu hocaya gönderdikten bir müddet sonra Uğur Derman’dan cevabi bir mektup gelir. Hoca, hiç tanımadığı o genç talebenin tez için fotoğrafladığı levhalardaki noksan bilgileri tamamlamış, bununla da kalmayıp mektuba iliştirdiği hat çalışmasına da övgüler yağdıran bir mektup yazmıştır. Kendisinin, büyük bir talihsizlik eseri hocadan gelen ve özetle, “Evladım işin zor kısmını halletmişsin. Artık bundan sonra Hasan Rıza, Kadıasker gibi büyük üstatlardan birinin yoluna intisap etmek kalmış.” yazan o mektubu kaybettiğini söyleyen Mehmet Özçay, “Ama hoca benim gönderdiğim o mektubu hâlâ muhafaza ediyor.” diye ekliyor.

Uğur Derman’ın esasında kolay beğenen biri olmadığını söyleyen Mehmet Özçay, Derman’ın mektuptaki övgüleriyle ilgili “Haddimin fevkinde bir takdirdi. O günkü yazıma bakıyorum, şimdi kendime bakıyorum, ben talebelerime o krediyi vermiyorum mesela, daha müşkülpesendim.” dedikten sonra, hocanın o takdir dolu yaklaşımının kendisi için büyük bir teşvik olduğunu vurguluyor. “Hocayla tanışmamız, hat sanatında bizim zevkimizin istikametinin doğru yolda gelişmesine vesile olmuştur. Birlikte meşk etmedik ama yazılarımızı gösterip, onun fikirlerini aldık. Meşk olmasa bile o bizi yönlendirdi” sözleriyle, Uğur Derman’ın, Özçay kardeşlerin sanat camiasında var olmasında ne denli önemli bir yere sahip olduğunu ifade ediyor.

Üniversiteden mezun olup Erzurum’dan İstanbul’a geldiği 1987 yılında, biri vasıtasıyla Uğur Derman’dan randevu alır Mehmet ve Osman Özçay kardeşler. “Türk Petrol Vakfı’nın genel sekreterliğini yapıyordu hoca o zaman. Orada ziyaret ettik kendisini. İlk defa orijinal bir hat eserini de hocanın yanında gördük. ‘Gelin bakayım yancağızıma’ dedi ve bize yazıyı gösterdi. O gün Osman da, ben de yazılarımızdan örnekler gösterdik. Osman bir Lafza-i Celal göstermişti celi sülüs, ben de yine nesih bir Fatiha ve elif lam gösterdim. İkimizi de takdir ve teşvik etti.” sözleriyle anlatıyor Uğur Derman’ı ilk ziyaret edişlerini. Söze Osman Özçay dahil oluyor. “Haftada bir gider, çalışmalarımızı gösterirdik Uğur Hoca’ya. Zaten hat sanatıyla ilgilenen kaç kişi vardı ki o dönem… Kimse yoktu. Bizim gitmemiz hocanın da çok hoşuna gidiyordu. Aşkla, şevkle paylaşıyordu bildiklerini bizimle.” “Çalışmalarınızı beğenmediği oluyor muydu?” diye soruyoruz. Mehmet Özçay şöyle cevaplıyor sorumuzu; “Hiç olmadı. Hoca takdirleriyle daha fazla kamçıladı bizi.” Fatma Özçay da bu noktada söze giriyor ve “Pes etmek, tabiat olarak üçümüzde de yok. Olumsuz tenkitler bizi hiçbir zaman soğutmamıştır uğraştığımız sanattan.” diye konuşuyor. Mehmet ve Osman Özçay kardeşler, üniversiteden mezun olduktan sonra da hat sanatıyla meşgul olurlar olmasına, ancak hayat şartları gereği maişetleri için herkes gibi çalışmak zorundadırlar. Osman Özçay’ın, Cağaloğlu’nda bir yayınevinde kitap tasarım işleriyle uğraştığını öğreniyoruz. Ağabeyi ise ondan biraz daha şanslıdır çünkü 1986 yılında fakülteyi bitirince başladığı mushafı yazmaya devam eder, maişetini bu yolla kazanır. O mushafın, yalnızca hat sanatıyla meşgul olmasında en önemli âmil olduğuna vurgu yapıyor.


İbadet Aşkıyla Sanat Yapıyorlar

Özünde elbette Allah vergisi olan, ancak ilerlemek için sadece bunun yeterli olmadığı bir alan sanat. Doğuştan gelen kabiliyet, sabır, sebat, aşk ve şevk gerektiren bu meşguliyette başarılı olmak için bir de işini iyi bilen bir hocanın önemli olduğunu ifade ediyor usta hattat Mehmet Özçay. Bilhassa bizim geleneksel sanatlarımızla uğraşmanın, insanın kişisel inşa sürecini ne yönde etkilediğini sormak istiyoruz* ‘üçü bir yerde’ Özçay kardeşlere. İlk cevap büyük ağabeyden, Mehmet Özçay’dan geliyor: “Hat sanatıyla uğraştığınızda bir kere ruhi doygunluğa erişiyorsunuz, noksanlık hissetmiyorsunuz, kanaatkâr oluyorsunuz. Kanaatkâr olmanız aslında sizin aldığınız eğitimle, manevi terbiyeyle de alâkalı.”

“Uğraştığınız sanat kuru kuruya bir sanat değil, İslami bir sanat her şeyden önce. Hat sanatı, Kur’an-ı Kerim’i en güzel şekilde yazmak için ortaya çıkmış bir sanat. Tezhip de onu süslemek için ortaya çıkmış. Dolayısıyla yazılar ya ayettir, ya hadistir.” diyen kardeşi Osman’ı, “Dini olmayan metinler de yazılmıştır ama temeli kutsal metinlerdir.” sözleriyle doğruluyor Mehmet Özçay. ‘Üçü bir yerde’* sanatkâr kardeşlerin en küçüğü Fatma Özçay ise, “Bu sanatlar insana sabırlı olmayı öğretiyor. Aynı zamanda ruhen de terbiye ediyor. Manevi huzur, zevk, hepsi beraber artıyor ve de ruhunuz şekilleniyor.” diye konuşuyor.

Çalışılan metinlerin, ekseri dini metinler olması hasebiyle hem hattatlar ve hem de tezhip sanatkârları, harf çekerken veya bezeme yaparken ibadet heyecanı yaşar. Özçay kardeşler için de aynı durumun geçerli olduğunu öğreniyoruz. “Hele hele bir Kur’an-ı Kerim yazıyorsanız, ibadet heyecanı yaşarsınız âdeta. Maddi beklentiyle değil, aşkla çalışırsınız. Muvaffak olamazsınız böyle olmazsa.” diyen usta Hattat Mehmet Özçay, insanlık tarihine bakıldığında en görkemli yapıların, dini yapılar olduğuna işaret ediyor. Rönesans dönemi resim ve heykel çalışmalarına bakıldığında o usta sanatkârların, yeteneklerini en iyi şekilde sergiledikleri, büyük emek verdikleri eserlerin hep dini eserler olduğuna dikkat çekerek, “Onlar da mukaddes bir gaye uğruna çalışmışlardır. Karşılığı dünyevi değil, uhrevi olduğu için esirgemeden büyük emek vermişler.” diye konuşuyor.

Bu sözler bize eskiden bazı hattatların, sanata ilk başladıkları günden itibaren ölünceye kadar açtıkları hat kalemlerinin yongalarını atmayıp sakladıklarını hatırlatıyor. Mehmet Özçay, hattatların son nefeslerine dek biriktirdikleri o kalem yongalarının, sanatkâr vefat ettiğinde cenazesinin yıkanacağı suyun ısıtılmasında kullanıldığını bilgi dağarcığımıza ekliyor.

Hat ve tezhip... Maneviyatı hayli yüksek iki geleneksel sanatımız. Maneviyatı yüksek bu sanatlarla iştigal eden bazı sanatkârların abdestsiz çalışmadığını biliyoruz. Kendilerinin de genellikle abdestli olarak işin başına oturduklarını belirten Özçay kardeşlerden en büyüğü, tarihte bu sanatı tamamen ibadet gibi görüp, her şeyi abdestli yazan hattatlar olduğunu söyleyerek, “Peki biz her seferinde abdestli mi yazı yazıyoruz, hayır. Çünkü yazı yazarken illâ abdestli olmak gerekmez. Ama Kur’an-ı Kerim yazarken tabii ki abdestli olmak şart. Yakışan da odur zaten. Fakat bir levha yazarken illâ abdestli olarak çalışıyoruz, diyemem.” şeklinde konuşuyor.

Usta Sanatkârların İzindeler

Ahmed Karahisari, Hafız Osman, Yesarizade Mustafa İzzet, Mehmet Şevki Efendi, Kâmil Akdik, Hulusi Yazgan, İsmail Hakkı Altunbezer, Sami Efendi, Hamit Aytaç, Muhammed Hamdi Yazır, Kemal Batanay, Halim Özyazıcı ve yaşamını hat sanatına vakfetmiş daha nice hat sanatkârı, eserleriyle günümüz sanatkârlarına yol gösterir, yürüdükleri yola ışık tutar. Bunu düşünerek, biz de Mehmet ve Osman Özçay kardeşlere, geçmişteki hangi hattatlardan etkilendiklerini soruyoruz. Bu defa ilk sözü Osman Özçay alıyor. “Celi sülüs ve sülüs yazılarla uğraştığım için, benim en çok etkilendiğim hattat Nazif Bey’dir. Ondan sonra Sami Efendi gelir. Bunun yanında elbette çok sevdiğimiz, yazılarına hayranlıkla baktığımız Hamit Bey (Aytaç), Halim Bey (Özyazıcı), Neyzen Emin Efendi, Şevki Efendi gibi birçok hattat var.”

Kardeşinin ardından söz alan Mehmet Özçay da sülüs ve nesih yazıda en fazla etkilendiği hat sanatkârının, Şevki Efendi olduğunu söylüyor. Nesih yazının en iyi, en olgun örneklerinin Hattat Şevki Efendi’ye ait olduğunu, bilhassa harf bünyeleri ve harfleri satıra dizmek bakımından en mükemmel hat örneklerini onun verdiğini düşünüyor. “Dolayısıyla beni nesih hatta en çok Şevki Efendi etkilemiştir.” diyen usta sanatkâr, şu anda âlem-i İslam’da da yine onun Şevki Efendi’nin üslubunun en yaygın üslup olduğunu vurguluyor. Sülüs yazıda Şevki Efendi’nin yanı sıra başka büyük üstatların da bulunduğunu belirten Mehmet Özçay, “Bir Halim (Özyazıcı) mesela, mükemmel sülüs örnekleri vermiştir. Mahmut Celalettin’in fevkalade sülüs çalışmaları vardır.” diye konuşuyor.

Celi sülüs yazıya gelince, bu yazı çeşidinin en mükemmel örneklerini Hattat Rakım’ın verdiğini ve sanatkârın bir ekol oluşturduğuna vurgu yapıyor Mehmet Özçay. Rakım’ın eserlerine duyduğu hayranlığa, “Özellikle bazı eserlerinin güzelliğini tariften acizdir insan. Döneminde o kadar mükemmel eserler vermiş Rakım.” sözleri tercüman oluyor. Rakım’ın ekolünü olgunlaştıran, kemale eriştiren ismin ise Hattat Sami Efendi olduğunu söyledikten sonra, “Bizim etkilendiğimiz, Osman Bey’in de söylediği gibi, Sami Efendi ve Sami Efendi’nin talebeleri; Nazif Bey, Neyzen Emin Efendi, Mustafa Halim Özyazıcı, Ömer Vasfi Efendi, Hamit Bey’dir (Aytaç). Hamit Bey’in bilhassa gençlik yılları...” diye konuşuyor.

Hat Öğrenmenin En Zor Safhası İstif

Hat sanatına gönül vermiş, hatta sadece uzaktan gönül vermekle de kalmayıp, işi, günümüzün usta hattatlarından biriyle meşk etmeye bile vardırmış bir dostumuzdan edindiğimiz, “istifin, hattı öğrenme yolculuğundaki en zor viraj olduğu” bilgisi zihnimizden geçiyor. Biz de iki usta hattatla sohbet halindeyken, sözü bu istif meselesine getirmek istiyoruz. Mehmet Özçay, yazının merhalelerine değiniyor ilkin. “Önce harfleri meşk ediyorsunuz, ardından harflerdeki bitişmeler, ondan sonra da metni satıra dizme geliyor. Satıra dizmede, istif zevki gelişmeye başlıyor.” dedikten sonra istifin, hattaki en zor safha olduğunu vurguluyor, dostumdan edindiğim ve zihnimizde o sırada canlanan bilgiyi doğrularcasına.

Osman Özçay araya giriyor ve “Satıra dizmeye başladığınız zaman asıl işi kavramaya başlıyorsunuz. Burada sizi yönlendiren hoca çok önemlidir. İyi hoca, kat edeceğiniz yolda zamanı kısaltır.” diye konuşuyor. Ardından ağabeyi istifi anlatmaya devam ediyor; “Hat öğrenmenin en son ve en zor safhası istiftir, istifin ilk safhası da satıra dizmektir. Harfleri ma kabli ve ma bağdi, yani öncesi ve sonrasını, kelimeleri nazarı itibara alarak doğru şekilde kürsüsüne oturtmak, bir iptidai istiftir. Bu arada istif deyince, celi sülüsü kast ediyoruz. Her ne kadar celi talikte de istif yapılabilirse de bizim ana unsurumuz celi sülüstür. Daha sonra harfleri üst üste koyarak istifi oluşturuyoruz. Talebenin bunu yapabilmesi için, öncelikle harflerinin olgun bir seviyeye gelmesi, satırı belli bir nispette halletmesi lazım. Ondan sonra celi sülüs istif çalışmaları başlar. Hocanın kalitesi, talebenin kabiliyet ve isteğiyle doğru orantılı olarak bu beceri zamanla gelişir.”

Hat eserlerini, bilhassa pek çok satıra istiflenmiş hat eserlerini bazen Arapça, Farsça, Osmanlıca okuyabilenlerin bile okumada zorlandıkları gerçeğini hatırlatarak, usta hattatlara “Hat okumanın bir formülü var mı?” diye soruyoruz. Hat eseri okuyabilmenin, biraz da bu alanda sahip olunan kültürle, bilgiyle alâkalı bir konu olduğunu ifade ediyor Osman Özçay. “Mesela çalışma bir ayetse ve kişi ayete aşina ise veya ezbere biliyorsa kolay okur. Zaten istif ya yukarıdan aşağıya doğru gider, ya da aşağıdan yukarıya doğrudur. Ama konunun cahili biriyse okuyamaz elbette.” sözleriyle cevaplıyor sorumuzu.

Mehmet Özçay da kardeşini doğruluyor. Sanatkârın “Hat bilgisinden ziyade, kişinin kültürel alt yapısıyla alâkalı bu konu. Genel kaide şudur; istif sağ alttan başlar, yukarıya doğru gider. Lafza-i Celal ile başlıyorsa genelde yukarıdan başlar. Ama siz sadece harfleri tanıyorsanız, o kültürel alt yapı yoksa sizde okuyamazsınız. Zaten hemen bir bakışta okunsun diye yapılmıyor bu eserler. Sanat bu... Merak eden öğrenir.” sözleri, hat eserlerini kolay okuma formülü beklentimizi boşa çıkarıyor.

İstif konusunu konuşurken, konuğu olduğumuz üç sanatkârın da, bir hat eserinde kendilerini en çok etkileyen unsurun, istif olduğunu öğreniyoruz. Sanatkâr kardeşlerin en büyüğü Mehmet Özçay, “İstif ve harf kalitesi benim için önemlidir.” derken, Osman Özçay da ağabeyinin görüşüne katıldığını belirterek, “İlk olarak istif etkiler beni de, ondan sonra harfleri.” diye konuşuyor. Özçay ailesinin biricik kızı, tezhip sanatkârı Fatma Özçay ise, istifin yanı sıra müzehhibe olarak eserin kompozisyonunun da bir eserde kendisini etkileyen ikinci unsur olduğunu dile getiriyor.

Sözü yeniden Osman Özçay alıyor ve şeffaf mürekkeple yazılan güzel yazıların da çok etkileyici olduğunu ifade ederek, “Geleneksel siyah mürekkeple yazılmış çok güzel bir istifi düşünün, bir de yanında şeffaf mürekkeple yazılmış güzel bir istifi… Tecrübemize göre, şeffaf mürekkeple yazılan yazılar, insanları daha çok etkiliyor. O yazılar günümüzde artık daha geniş kitlelere hitap ediyor. Yani siyah mürekkeple yazılmış klasik yazılar, daha çok hat sanatından anlayanlara hitap ediyor.” diyerek sözü önemli bir noktaya getiriyor; klasik mi yoksa modern mi?


Klasiği Bozmadan Yeniliğe Gidilmeli

Usta sanatkâr Mehmet Özçay, “Klasik gelenek elbette devam ediyor, edecek, etmelidir de... Ama biz sadece orada kalırsak ilerleyemeyiz.” diyor öncelikle. Hat sanatında klasiğin dışında renkli mürekkebi Türkiye’de ilk kez 1998 yılında kendisinin kullandığını belirterek, “Renkli mürekkepleri 1998’de bir sergi için gittiğim İran’dan getirmiştim. Celi sülüs Osmanlı hat geleneğinde renkli mürekkebi ilk defa ben kullandım. Renkler, siyah-beyaz etkisinin yanında hat eserine tamamen farklı bir boyut kazandırıyor.” diye konuşuyor. Ardından renkli yazının, hat sanatında önemli bir merhale olduğunu sözlerine ekliyor.

Onu klasiğin dışına çıkarak renkli mürekkebi kullanmaya iten sebebin, “Hat sanatında klasiği bozmadan yeni ne yapabiliriz.” düşüncesi olduğunu belirten usta hattat, “Bu düşünceden hareketle ben renkli mürekkepleri ve şeffaf mürekkepleri kullandım. Ve bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda, çok doğru bir şey yaptığımızı düşünüyorum.” diyor.

Ağabeyi yenilikten bahsedince Osman Özçay da bu konudaki fikrini, “Tabii bu yenilik dediğiniz şey, ‘hadi ben bir yenilik yapayım’ demekle olmaz. Sanatta belli bir seviyeye gelmeniz, klasiği hazmetmeniz lazım evvela. Aksi halde yeni bir şey yapamazsınız zaten.” sözleriyle dile getiriyor. Sözü yeniden Mehmet Özçay alıyor ve “Prensip olarak yeniliklere karşı olmamak lazım. Karşı olmamız gereken nokta; klasiği öğrenmeden yahut klasiği bozacak tarzda sanat değeri olmayan yeni denemelere girmektir.” diyor. Bugün istif denilince akla ilk gelen ismin Hattat Rakım olduğuna vurgu yaparak şöyle devam ediyor; “Rakım öncesi o tarzda istif yok mesela. Eğer Rakım, ‘Ben sadece eskileri taklit ederim’ deseydi, hat sanatı gelişmezdi.”

Sohbetimiz sürerken Osman Özçay, “Kur’an Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” sözüne atıfta bulunarak, “Hat sanatı artık sadece Türkiye’de yazılmıyor. Birçok İslam ülkesinde çok iyi hattatlar var. Düzenlenen uluslararası yarışmalar, sanatçılar için teşvik edici oluyor.” diyor. Ağabeyi araya girerek, Türkler olarak hat sanatında hâlâ çok önemli bir yere sahip olduğumuzu belirterek, “Bu işin merkezi hâlâ İstanbul’dur. Çok hattat var buraya gelip, iyi hocalardan ders alıp giden. Hat, sanat olarak bizim yegâne markamızdır. Tezhip de fevkalâde önemlidir ama marka sanatımız hattır.” diye konuşuyor.

Fatma Özçay’ın Sanat Serüveni

Sohbetimize “üçü bir yerde” sanatkâr kardeşlerin en küçüğü Fatma Özçay’la devam edelim istiyoruz. Hat sanatkârı iki ağabeyinin, kendisinin geleneksel sanatların bir neferi olmasındaki rolünü, “Ağabeylerim benim en büyük şansım.” sözüyle anlatıyor. Mehmet Özçay da, bunu doğrularcasına, “Fatma’nın en büyük şansı bizim yanımızda olmasıydı. Kat etmesi gereken mesafeyi, normalden daha kısa zamanda kat etmesini sağladık.” diyor. İki ağabeyinden sonra Fatma Özçay’ın sanat yolculuğuna gelelim istiyoruz… O anlatıyor, biz dinliyoruz.

“Ailece 1986’da İstanbul’a göç ettik. O yıllarda ağabeylerim İstanbul’da hat sanatı çalışıyorlardı zaten. Onların teşviki ve yönlendirmesiyle tezhibe başladım. Mehmet ağabeyim bana çok güzel hat örnekleri gösterirdi. ‘Sen de öğrenip, bir şeyler yapabilsen ne güzel olurdu. Bizim levhaların etrafını süslesen bile bize yeter.’ demişti. Hiç tereddütsüz, ‘Öğrenirim, yaparım’ dedim.” Mehmet ve Osman ağabeyleri gibi hatla ilgilenmek isteyip istemediğini soruyoruz. “Düşündüm, hatta bazı çalışmalarım da oldu. Nesih çalıştım biraz ama baktım ki iki sanatı bir arada yürütmek çok zor. Hat sanatında usta olabilmem için tezhibi bırakmam gerekiyordu. Zaten iki ağabeyim hattat, benim üçüncü olmama gerek yok, diye düşündüm.”

Uğur Derman ismi, Mehmet ve Osman Özçay kardeşlerin hat sanatında yol kat etmelerinde ne denli önemli ise, eşi tezhip sanatkârı Çiçek Derman da Fatma Özçay için aynı ölçüde önemli. Mehmet Özçay’ın, kardeşinin bir çalışmasını Uğur Derman’a göstermesi, Fatma Özçay’ın tezhip derslerine başlamasına vesile olur. Usta müzehhibe, Çiçek Derman’ın Kubbealtı Sanat Akademisi’ndeki derslerine başlar böylece. Kubbealtı’nda iki dönem ders gördükten sonra, ayrılır ve çalışmalarına, yine ağabeylerinin desteğiyle devam eder.

Müzehhibe kardeşinin, sanatı öğrenmedeki azmi ve başarısına dikkat çekmek isteyen Mehmet Özçay, “Fatma, ders aldığı dönem kurstaki programı aşıyordu. Eğer oraya devam eder de o programa tabi olursa çok yavaş ilerleyecek. Ama bizim o kadar vaktimiz yok. (Gülüyor) Bunun üzerine o kurs haricinde Fatma’yla beraber büyük üstatlarının güzel tezhip örnekleri üzerinde çalıştık.” diyor. Mehmet Özçay, hat sanatıyla ilgilenmesine rağmen tezhibe de ilgi duyduğunu, “En az Fatma kadar aşkım vardır tezhip sanatına. Hatta desenler çalışmışımdır ben de.” sözleriyle ifade ediyor.

Kubbealtı Akademisi’ndeki iki dönemlik eğitimin ardından tezhip çalışmalarını kendi gayretiyle sürdüren ve kendini bu alanda geliştiren Fatma Özçay, bugün artık talebe yetiştiren usta bir sanatkâr. 2008 yılında başlayarak Klasik Türk Sanatları Vakfı’nda dört yıl boyunca ders veren usta müzehhibe, talebelerini mezun ettikten sonra, sanatına daha çok zaman ayırabilmek için oradan ayrıldığını söylüyor.

Fatma Özçay, merhum üstatların eserleri hariç, bugüne kadar ağabeylerinin dışında hiçbir hattatın eserini tezhiplemediğine de değiniyor. O, desenleri çoğu zaman birlikte belirlediklerini söylerken, Mehmet ağabeyi de “Tezhibi bizzat icra etmesem de, alt yapımın iyi olduğunu şahsen ben düşünüyorum. Dolayısıyla tarzımı ben kendim seçiyorum.” diyor. Diğer hattat ağabeyi de, kız kardeşinin yanı sıra zaman zaman başka tezhip sanatkârlarıyla da çalıştıklarını belirterek, ne tarzda desen istedikleri konusunda onları yönlendirdiklerini söylüyor.

Kâbe’de Özçay İmzası

Özçay kardeşler zaman zaman ortak projelerde de imza atıyor. 1996 yılında Türkiye’de bir sergi açtıklarını belirten Osman Özçay, 2003 yılında da Dubai’de üç kardeş olarak sergi düzenlediklerini hatırlatıyor. Ustaların son dönemdeki en büyük ortak projesinden bahsetmeden geçmeyelim. Mehmet Özçay, Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın talimatıyla başlatılan Kâbe’yi genişletme projesi kapsamında çalıştıklarını belirtiyor. Kâbe genişletme çalışmaları için 5 kilometrelik bir hat çalışmasının söz konusu olduğunu, yani o yazıların uygulandığı alanın 5 kilometreyi bulduğunu söyleyerek, “Bu projeyle Kâbe’ye ilk defa tezyini unsur olarak hat girdi.” derken, Osman Özçay da, kardeşler olarak birlikte çalıştıkları proje için, “Bizim sanat hayatımızın en önemli projesi.” diye konuşuyor.

Çalışmalarının detaylarından bahsetmek istiyor Mehmet Özçay; “Yazıları bilgisayar ortamında hazırlayıp, vektörel olarak çalıştık ve Autocat dosyası olarak gönderdik. Yani o güne kadar çalıştığımız harflerimizi vektörel çizim haline getirdik önce. Daha sonra o harflerimizi bilgisayarda kelimeler ve terkipler haline getirdik. Onları kullanarak istiflerimizi, yazılarımızı oluşturduk. Sadece bu alt yapıyı hazırlamak için 1,5 sene uğraştık. Çok zor bir süreç oldu.” Anlattığına göre yazıların uygulaması, tamamen el işçiliği ile Hindistan’da yapıldı. Osman Özçay söze giriyor ve “Proje için yazıları ağırlıkla ikimiz yazdık ama bizim dışımızda Davut Bektaş’ın da yazıları var orada. Başka hattatların katkıları olsa da ağırlıkla bizim yazılarımız var.” diyor. Ağabeyi ise, projenin direkt olarak kendilerine teklif edildiğinin altını çiziyor.

Kâbe’yi genişletme projesi kapsamında üç kardeşin birlikte çalıştıklarını söylemiştik. İki ağabeyi hat eserleriyle projeye katkı verirken, Fatma Özçay da, desen çalışmalarıyla projede yer aldığını, “Aynı projede benim de desen çalışmalarım var. Kubbe, kapı, avize bir de pencere kafeslerinde, benim iki yıllık emeğim var.” sözleriyle ifade ediyor. Özçay kardeşlerin gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında pek çok önemli koleksiyonda, bazı müzelerde çalışmalarının mevcut olduğunu da belirtelim.

Söyleşimizin sonuna gelirken, Özçay kardeşlerden hat ve tezhip sanatları hakkında kısa birer değerlendirme yapmalarını istiyoruz. Hat sanatının, diğer klasik sanatlarımız gibi kimliğimizin önemli bir parçası olduğunu ifade eden Mehmet Özçay, Cumhuriyet’in ilk yıllarında âdeta fetret dönemi yaşayan hat sanatının 1980’li yıllardan itibaren canlanma başladığını belirtiyor. Gerek ulusal, gerekse uluslararası hat yarışmaları ve sergilerin bunda rolü olduğuna vurgu yapıyor. Osman Özçay da hat sanatının günümüzde iyi bir noktaya ulaştığını söylüyor. Ailenin en küçüğü tezhip sanatkârı Fatma Özçay ise düzenlenen yarışmaların geleneksel sanatların gelişmesine büyük katkısı olduğuna dikkat çektikten sonra, ders verdiği üç talebesinin yarışmalarda birincilik ödülleri aldığını dile getiriyor.

*Hat ve cilt sanatkârı merhum Emin Barın’ın, Ethem Çalışkan, İslam Seçen, İlhami Turan, Yılmaz Özbek ve Savaş Çevik’ten müteşekkil beş kıymetli talebesine verdiği ‘Beşi bir yerde’ ismine göndermede bulunuyoruz.

İSMEK El Sanatları Dergisi 25 İNDİR

Bu yazı 62 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK