Tezhip

Tezhibin Zarif Sözcüsü Asiye Kafalıer: Dünyanın En Güzel Tezhipleri İstanbul'da

  • #


Yazı: Mine Çaha

Tasarımcı, sanat direktörü ve usta tezhipçi Asiye Kafalıer, kendine ait bir atölyede geleneksel Türk kitap sanatlarının klasik ve modern uygulamalarını yansıtan birbirinden kıymetli eserler ortaya çıkarıyor. Yaklaşık otuz yılını tezhip sanatına adayan Kafalıer, yüzyılın en önemli ve kıymetli sanat eserlerinin gerçek anlamda Türkiye’den çıkacağına inanıyor. Bununla birlikte akademik anlamda tezhip sanatında literatür eksikliğine dikkat çekiyor ve tezhipte inandığı “sabır, sebat ve sadakat” ilkelerine değiniyor.

El yazması kitap sayfalarını, hat levhaları, hilye-i şerifleri, ferman ve tuğraları çevreleyen muhteşem süsleme sanatının bugün yaşayan ustalarından Asiye Kafalıer, klasik eserlerden aldığı ilhamla yaptığı çalışmalarıyla tanınan kıymetli sanatçılarımızdan biri. Klasik Türk sanatları arasında büyük öneme haiz tezhip sanatını ve sanat hayatını konuşmak için kendisinin kapısını çaldık.

Sanata olan ilgisinin nasıl başladığını merak edip hikâyesini anlatmasını istedik öncelikle. Her çocuk gibi Kafalıer de anne ve babasından etkilenmiş, onların karakteristik özellikleri sanat hayatına atılan ilk tohumlar olmuş. Bu durumu, “Babam ve annemden aldığımı düşündüğüm özelliklerim var. Her ikisi de ne yapıyorsa yapabileceklerinin en iyisini ve en düzgününü yapar. Asla eksik ve yarım bırakmama gibi bir titizlikleri vardır. Her ne yapıyorlarsa renk, biçim ve dengeye özen gösterirler. Babamın 10-12 yaşlarında yaptığı ahşap oymasına ben hâlâ hayranımdır. Annem ise nakış dikiş işlerini büyük ustalıkla yapar.” sözleriyle anlatıyor.

Sakin ve çevresini merakla izleyen bir çocukmuş Asiye Kafalıer. Diğer çocuklar ile pek anlaşamaz ve onlarla pek oynayamazmış. Biraz yalnız bir çocukluk geçirmiş yani… “Oyunlarım ve yaptıklarım hep farklıydı. Yaradılıştan gelen düzenli ve titiz olma özelliğim vardı ki, bu çocuklar arasında pek kabul görmezdi. Sokaktan eve girerken kıyafetim asla kirli olmazdı mesela.” diyor gülümseyerek. Bununla beraber çocuk yaşlarında oynadığı tek şeyin çamur ve çamurdan yaptığı oyuncakları olduğunu söylüyor. Dışarı çıkamadığı zamanlarda ise evde bez parçalarıyla bir şeyler diker veya örgü örermiş. Annesini taklit edermiş esasen. Onun tüm bu işleri titizlikle yaptığını görür, ona benzemeye çalışırmış. 5-6 yaşlarında ise babasının elinden tutarak çalıştığı şirkete beraber giderlermiş. “Babam proje bölümünde çalışırdı. Buraya gittiğim vakitler herkesi sesiz sedasız gözlemlerdim. Sanırım o yaşlarda rapido, cetvel ve aydıngeri ile tanışmıştım. Çünkü bunları elime ilk aldığımda yabancısı olmadığımı fark etmiştim.” diye anlatıyor.

Kafalıer, tezhip sanatını Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde, Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’ne girdiğinde tanımış. Ailesi sanat konusunda yetenekli olduğunu gözlemleyince onu bu konuda desteklemiş. Ancak bunun öncesi var; sanat merkezlerini gezmeyi, çeşitli tasarım alanlarını ve farklı mimari dokuları incelemeyi çok seven Kafalıer, üniversite sınavına girdikten sonra zihninde mimarlık bölümünü tek tercihi olarak belirlemiş. Ancak, mühendislik o dönemler revaçta olacak ki, tavsiyeleri dinleyerek Ankara Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü'nü yazmış ve kazanmış. Kayıt yaptırmış fakat birkaç gün içinde karar değiştirip kaydını sildirmiş. Güzel Sanatlar sınavlarına girmeye karar vererek Geleneksel Türk Sanatları Bölümü'ne yazılmış. Bölüm dersleri başladığı zaman ise detaylar, renk ve biçim zenginliğini görünce çok etkilenerek tezhip sanatını ana dalı olarak belirlemiş. “Dersler başladığında tercihimin ne kadar doğru olduğunu anladım.” diyor Kafalıer.


Mimarlık merakının hâlâ devam edip etmediğini sorunca, bu alandaki çalışmalarının da olduğunu öğreniyoruz Asiye Kafalıer’in. Türk mimarlık tarihi, iç mimari, tasarım ve dekorasyon ile ilgilendiğini paylaşıyor bizimle. Tarihi eserleri, müzeleri ziyaret etmek, fotoğraf arşivi yapmak gibi öğrencilik yıllarına dayanan alışkanlıkları var. Bu birikim ve Türk mimarisine duyduğu hayranlık, üniversiteden sonra bir şekilde mimari ile ilgili çalışmasına sebep olmuş. İç dekorasyon ve çeşitli tasarımlardan oluşan projelerin çoğunluğu yurt dışında hayata geçmiş. Yurt içinde de nitelikli birkaç projede yer almış.

Sanat hayatında başka hangi isimlerin etkili olduğunu merak ediyoruz. On yedi yaşındayken evinin müdavimi olduğu Nebahat Yedibaş teyzesinden söz ediyor: “Yedibaş aile apartmanında yaşarken rahmetli Nebahat Yedibaş beni evine yoldaş olarak kabul etmişti. Nebahat teyze konservatuar mezunuydu. Çevresi bestekâr ve ses sanatçılarından oluşuyordu. Sanat dalınız ne olursa olsun, sanatın insana yaptığı manevi katkıyı görmek ve ondan öğrendiklerim, beni ve tercihlerimi etkiledi.”

Üniversite yıllarında henüz genç bir öğrenciyken etkilendiği bir diğer isim ise yazma eserleri incelemek için kütüphaneye gittiği dönemlerde ve eserler hakkında kendisiyle sürekli konuştuğu isim Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi eski müdürü rahmetli Muammer Ülker olmuş. “Mükemmelliği ile karşımızda duran yazma eserlerin tezhibi, hayranlığımız ve şaşkınlığımız ile karışık duygu oluşturur ve bizi içine çekerdi. Müzeden kitaplardan ayrılmak istemezdim. Rahmetli Muammer Bey, bizimle epey ilgilenirdi.” diyerek anlatıyor o yıllardaki duygularını. Yine aynı yıllar kütüphane sakinlerinden Mimar Sinan Üniversitesi Kâğıt Konservasyonu ve Restorasyonu Bölümü Araştırma Görevlisi Saadet Gazi’den kitaplara nasıl davranılması gerektiğini öğrendiğini ve ciltçilikteki incelikleri gözlemlediğini anlatıyor. Bununla beraber Kafalıer, üniversitedeki öğrencilik yılları sırasında Topkapı Sarayı’nda eğitim alan, kıymetli isimlerle birlikte bu atmosferi soluyan şanslı kimselerden olduğuna dikkat çekiyor: “Topkapı Sarayı’nda bulunmak, çalışmak benim için önemli bir ayrıcalıktı. Mekânlar, insanlar hiçbir şey yapmasalar da temsil ettikleriyle çok daha kalıcı ve yerinde oluyor.”

Sanatla ilgilenmesinin kendisini nasıl etkilediğini öğrenmek istiyoruz. Kendisini ve başkalarını tanıması açısından sanattan oldukça faydalandığını ve sürekli yenilenmenin özel ve güzel bir yolu olduğunu ifade ediyor. Kafalıer, “Sabır, sebat ve sadakat ilkeleri ile tezhibi meşk ederken ister istemez her şeyi bu sıralama ile görme, yaşama alışkanlığınız başlıyor. İlk adımdan son adıma planlama yapıyorsunuz. Her şeye rağmen planlarınız yürümediğinde tekrar ‘üç s kuralı’ devreye giriyor.” diye ekliyor.

Bunun yanında bir de ısrarcı olmak var. Sabır, sanıyorum bu ısrarcılığı kapsıyor. Öğrencilik döneminde yaşadıkları bir anıyı paylaşıyor bizimle Asiye Kafalıer. Üniversite hocası Tahsin Aykutalp, öğrencilerine biraz ketum davranıp Rumi motifi bir türlü öğretmemiş. Kafalıer; “Üniversite yıllarımız öğrenme odaklı ama aynı zamanda eğlenceli vakit geçirdiğimiz günlerdi. Bir haber gelmişti. Tahsin Bey dışarıda kalemkârlara ders verecekti. Biz hocadan ders alan bütün arkadaşlarla, toplanıp oraya gidip oturmuştuk. Bir yıl boyunca neredeyse her gün karşısında gördüğü talebeleri yine tam kadro görünce şaşırmış ve kızmıştı. Israrcılığımız ile dersleri aldık. Konuyu kavramış ve Rumi kompozisyonlarını bu vesileyle çizmeye başlamıştık.” diye anlatıyor o günleri gülümseyerek.

Tezhipte İşçilikten Çok Anlam Öne Çıkar

Tezhip sanatını “Matematik ve geometrinin adeta giydirilmiş ve süslenmiş hali, yani varoluş ve evreni anlatan incelikli ve nitelikli bir sanat” olarak tanımlıyor usta sanatçı ve ekliyor: “Tezhip sanatının zaman tünelinde çok zengin bir tarih ve nitelikli eserler görürüz. Ancak temel prensipleri değişmez. Bu yüzden tezhip sadece bir “süsleme” değildir. Yapmak ve anlamak farklı birikim ve donanım gerekir. Başka bir deyişle tezhip, işçilikten ibaret “zanaat“ hiç değildir.”

Kafalıer'in sanatında etkilendiği isimlerin başında Muhsin Demironat geliyormuş. Sanatçı çalışmalarındaki desen ve uygulamalarla; yoğun, canlı, yaşayan ve pozitif etkiler bırakan dinamik sanat eserleri bıraktığını söylüyor. Kafalıer kendisiyle ilgili olarak “Her sanatçı gibi şaheserlerim ve vasat işlerim de vardır. Ancak motif yapısını ve kompozisyonlarını güzel uygulamışımdır.” yorumunu yapıyor.


Tezhipte incelik ve işçilikten daha çok arkasında yüklenen anlam ve duygulara baktığını ve eserlere bu ölçüde hayranlık duyduğunu söyleyen Kafalıer’in takip ettiği nakkaşlardan bir diğerinin 15-16. yüzyılda yaşadığı belirtilen ve Baba Nakkaş diye anılan Muhammed b. Şeyh Bayezid olduğunu öğreniyoruz. Kafalıer, nam-ı diğer Baba Nakkaş’ı şu sözlerle anlatıyor: “Onun desenlerinde de benim hayranlıkla izlediğim desen ve renkler var. Baba Nakkaş eserlerini seyrederken sanki baharda bir bahçede gezer gibi hissederim. Özellikle halkârlarındaki (Halkâr; ezilmiş altının, jelatinli su ile karıştırılarak fırça ile sürülmesi ve tezhibin yanında daha iri formdaki çiçek ve motiflerle düzenlenmesine deniyor.) asimetri çok cezbedicidir. Adını koyabileceğiniz çiçekleri taklit etmeden ama yorumlayarak eserlerinde kullanması çok nitelikli bir bakış açısı olduğunu gösterir.”

Tezhibin Merkezi İstanbul

Tezhibin dünyanın diğer bölgelerinde hangi durumda olduğunu soruyoruz. Ona göre tezhibin merkezi İstanbul. Belli başlı eksiklikler akademik çalışmalar ile tamamlanabilirse, gerçek anlamda yüzyılın en önemli ve kıymetli sanat eserlerinin Türkiye’den çıkacağına inanıyor. Özellikle geleneği en iyi yaşatmaya çalışan bilgi, uygulama ve imkânları kullanabilme becerisi ve birikiminin İstanbul’da olduğunu söylüyor. Ama bunu sıradan bir tutuculukla söylemiyor Kafalıer. Tezhip dünyanın her yerinde yapılmasına rağmen, diğer ülkelerde teknik altyapı bilgilerinin ya unutulduğunu ya da önemsenmediğini gözlemlediğini söylüyor. Örneğin, dediğine göre murakka yapmadan yazı yapıştırma ve aher yapmadan düz kâğıda tezhip yapma en önemli eksikliklerin başında geliyor. Akademik açıdan ne tür araştırmalara ihtiyaç olduğunu sorduğumuzda, tezhip sanatının literatürde henüz yer almayan, üzerine düşünülmesi ve yazılı kaynakların oluşması gereken meselelerin çok fazla olduğuna değiniyor. Buna ek olarak “O kadar çok çalışılmamış alan var ki, bunları hakkıyla çalışmaya, mevcut sanatçıların sayısı ve zamanı yetmez. Malzeme, bilgi ve üretimi, morfoloji, İslam estetiği, matematik, tarih ve tezhip ilişkisi gibi birçok alan bugüne kadar hiçbir ülkede tam anlamıyla araştırılmamış ve referans olabileceğimiz temel kaynaklar biraz eksik kalmıştır.” cümlelerini kullanıyor.

İşçilik ve incelikte İran’dan hatırı sayılır ölçüde iyi eserler çıktığını söylüyor Kafalıer. Ruminin hâlâ tek desen olarak kabulü ve naif kullanımıyla Afrika’nın kuzeyindeki Mısır ve Cezayir gibi ülkelerin ya da Özbek, Hint tezhibinden söz edebileceğimizi ekliyor.

Bugüne kadar Anadolu coğrafyasında gelişen Türk tezhibi üzerine çalışan Kafalıer’in, yoğunluk verdiği eserler Hilye-i Şeriflerden oluşuyor. Mezun olduktan sonra ilk tasarladığı eser yine bir Hilye-i Şerif tezhibiymiş. “Tezhiple beraber önem verdiğim sevdiğim her şeye zaman ayırdım.” diyen Kafalıer, tezhip yaparken bedenen yorulduğunu ama ruhen derinlemesine dinlendiğini hissettiğini söylüyor. Tezhibi, ömür boyu sürecek bir olgunlaşma serüveni gibi kodluyor.

Malzemenin, Maddenin Dilini Öğrenmek Gerekiyor

Asiye Kafalıer’e göre tezhip sanatı da tüm İslam sanatları gibi özel bir okuma ve anlama yöntemini içeriyor. Neyi, niçin ve nasıl yapacağınızı bilmeniz gerekiyor. Bununla birlikte başarının, bildiklerinizi uygularken kullandığınız maddeyi tanımaktan geçtiğini savunuyor. Sorgulamak, tecrübelerinizle elde ettiğiniz kazanımlar çok önemli. Usta-çırak ilişkisinde karşılıklı etkileşimi sağlayabilmek bir diğer mesele. Bu ikisi arasında zaman içinde benzerlikler hatta benzer bir ahlak oluşur, diye düşünen Kafalıer şunları söylüyor: “Duygu ve düşüncelerimizi aktardığımız tasarımlarımızı sanat malzemelerini kullanarak gerçekleştiriyoruz. Malzemelerin dilini anlamak, kıvamı bilmek, neyi sevip neyi sevmediğini tespit etmek gereklidir. Buna göre sanatçı zihinde geliştirdiğini varlık olarak ortaya koyarken istediğine ulaşmak için çok çaba harcar. Buradaki başarısı her şeyin dilini anlamak ve kullanmaktan geçer.”


"Sanatımı Yaparken Kimseyle Yarışmam"

İlginç bir yaklaşımı var usta tezhipçinin. Kendisine, bugüne kadar diğer sanatçılardan farklı ne yapıyorum diye sormamış. "Yapılan tezhipler ile asla yarışmam", diyor ve bunu söylemenin, düşünmenin, sanatçının sanat dünyasını başkalarına teslim etmek anlamına geldiğini savunuyor. Ona göre bu, bir sanatçının kendine yapacağı en büyük kötülük. Eğer bir farklılık varsa bu yaradılıştan olmalı ve mümkünse bunu aktarmalı sanatçı. Kafalıer, bu sözlerini şöyle açıklıyor: “Yaşadığım dönemde, varsa bir farklılığım veya özelliğim, bunu reklam eder gibi vurgulamak yanlış olur. Asıl seçiciliği zaman yapacaktır. Ben öncelikle zihnimde ve kalbimde olanı en doğru şekilde nasıl aktarırım sorusunu sorarım. Levhamı bitirdiğimde de nerede durduğumu görürüm. İşte orada kendime not veririm. Levhalarımın hiçbirine sanat eserim diyemem. Çünkü tezhipli bir levhanın veya çalışmanın eser olup olmadığına sanatçı kendi karar vermemeli.

Sanatı kendi ifadeleriyle tanımlamasını istediğimde “Sanat önce kendini sonra evreni anlamak ve tanımaktır.” diyor sanatçı. Yaratılıştaki mükemmelliği öğrendikçe duyduğu hayret ve hayranlığı sanatın diliyle anlatmanın daha kolay ve etkili olduğunu düşünüyor. Bu nedenle ona göre sanatçılar aslında algısı ve yaşadıklarıyla varlığını ve farklılığını gösteriyor. Ona göre olabilecek en üst seviyede mükemmel yaratılmış varlıklar ile muhatap olmak ve onları anlamak her insanın yaşayabileceği bir hal değil. Bu nedenle sanatı hayatına alan her insanda farklı bakış açıları ve algılar oluşuyor. “Kendimi bu yolda devam eden bir yolcu gibi hissediyorum. Bu yolculuğumun hiç bitmeyeceğini biliyorum.” diyerek sanata bakış açısını özetliyor.

"Bu alana ilgisi olanları neler bekliyor?" sorusunu yönelttiğimizde tezhibin, günümüzde etkili olan popüler yaşam ve çabuk tüketme anlayışıyla kesinlikle uyumsuz olduğunu belirterek, genel itibariyle zorlu bir hayat sunduğunu ileri sürüyor. Bununla birlikte çok ciddi bir şekilde bilgi birikimine sahip olmayı gerektiren bir alan olduğu vurgusunu yaparak, şunları söylüyor: “1980’li yıllarda ismen bile bilinmeyen tezhip sanatı, artık terapi ya da hobi amaçlı bir uğraş olarak görülüyor. Ancak sanatımızın daha derinlerde yer alan sırlarını bulmak, araştırmak ve kullanmak için temel değer ve ilkelerinin doğru yaşatılması gerekiyor. Sanata gönül vermek yetmiyor, onu anlamak ve yozlaştırmamak için bir çaba gerekiyor. Tezhip sanatına gerçekten gönül verenler düzenli ve süreklilik isteyen çalışma hayatıyla yüzleşmeli diye düşünüyorum.

Hayatınızda tezhip ya da daha genel ifadeyle sanat olmasaydı hayatınız nasıl olurdu?" diye soruyoruz son olarak “Benim için nasip olan en doğru olandır. Bu nedenle hiç aklıma takılmayacak bir soru bu.” diyor büyük bir teslimiyetle. Hayatının her döneminin tezhip ile dolduğunu, bunu büyük bir aşkla ve mutlulukla yaptığını ifade ediyor. “İnşallah bana nasip olanı doğru yerde kullanıp, bildiklerimizi yeni nesle aktarabilirim diye düşünüyor ve umuyorum.” temennisinde bulununca ‘Amin’ diyoruz ve kendisiyle vedalaşıyoruz.

İSMEK El Sanatları Dergisi 25 İNDİR

Bu yazı 50 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK