Kat-ı

Dürdane Ünver: Süheyl Ünver Yolumuzu Aydınlatan Bir Işık

  • #


Yazı: Semra Çelik

Türk süsleme sanatlarının değerli ismi Gülbün Mesara’nın teşvik ve yönlendirmesiyle aynı zamanda öğretmesiyle evvela hobi olarak başladığı, sonradan tutkuyla bağlandığı katı’ sanatına büyük emek vermiş bir isim Dürdane Ünver. On yıllık eğitimin ardından Süheyl Ünver’den icazet alan usta sanatkâr, hocası ve aynı zamanda kayınpederi olan Ünver’le, vefatına dek 10 yıl boyunca aynı evde yaşamanın kendisi için şans olduğunu söylüyor. Hocasını, “Geleneksel sanatlar bugün hâlâ yaşıyorsa hocamın sayesinde. Onun araştırmaları bugün bizim yolumuzu aydınlatan bir ışık.” sözleriyle yâd ediyor.

İçinde, eskiden olduğu gibi anne-baba, çocuklar, büyükanne ve büyükbabanın birlikte yaşadığı bir ev hayal edin. Çocuklar oyun oynuyor, evin büyük reisi, büyükbaba da gözünde gözlüğü salonun bir köşesinde bir şeyler okuyor, elindeki küçük not kâğıtlarına ara sıra bir şeyler yazıyor. Gün çekilmiş keyif anı, çay saati gelivermiş. Evin gelini, elinde tepsi, tepside taze demlenmiş bir bardak çayı, yanında da pişerken kokusu tüm evi saran sıcacık bir dilim kekle salona giriyor.

Çocuk cıvıltılarına aldırış etmeden salonun bir köşesinde çalışmaya gömülen, günün belki de en sevdiği vakitlerinden biri olan çay saatinde çalışmasına ara verip çayını yudumlayan o büyükbaba, geleneksel sanatların bugüne gelmesinde büyük emekleri olan Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver’den başkası değil. Okuduğunuz bu satırlar da, katı’ sanatının usta isimlerinden Dürdane Ünver’le söyleşirken zihnimizde canlandırdığımız bir kare sadece. Sanat serüvenini, Hocası Süheyl Ünver’le anılarını kendi ağzından dinleyelim istedik ve halen katı’ dersleri verdiği Mim Sanat Akademisi’nde kendisini ziyaret ettik.

Tesadüfle Başlayan Kâtı’ Tutkusu

Hali ve tavrıyla, haza hanımefendi duruşuyla karşılıyor bizi Dürdane Ünver. Eşinin kız kardeşi, Süheyl Ünver’in de biricik kızı Gülbün Mesara’nın, babasının kültür mirasına sahip çıkması gibi, o da kayınpederinin, hocasının emanetine, katı’ sanatını icra ederek sahip çıkıyor. Bir de, bizi konuk ettiği sanat akademisinde, bu alanda talebeler yetiştirerek...

İkram edilen çaylar eşliğinde sohbetimize başlarken, Dürdane Ünver’in yolunun sanatla kesişmesi nasıl olmuş, ilk olarak bunu öğrenelim istiyoruz. Anlattığına göre Dürdane Ünver’in sanat serüveninin başlangıcı biraz tesadüfe dayanıyor. Çocukluğundan beri resme yeteneği olduğundan, bugünkü adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne girmek istemiş. Ancak sınavı geçemeyince, sınavını kazandığı İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde eğitime başlamış. Güzel sanatlar yerine iletişim fakültesinde eğitime başladığı 1968 yılının, kendisi için çok zor bir dönem olduğunu söylüyor. Aklı da gönlü de sanatta olmasına rağmen, dört yıllık gazetecilik tahsilini tamamladıktan sonra staj dönemi başlamış Dürdane Ünver için.

Stajını yaptığı gazetenin (Cumhuriyet Gazetesi) o dönemki Yazı İşleri Müdürü Vecdi Kızıldemir, çiçeği burnundaki muhabire, sakin mizacını da göz önüne alarak, “Gazetecilikte kapıdan kovsalar bacadan girmelisin. Sende o yapı yok, sen masabaşı bir işte çalışmalısın.” diye tavsiyede bulunmuş. Yazı işleri müdürünün tavsiyesine aklı yatmış olacak ki, gazeteciliği meslek olarak tercih etmemiş. Yine de o staj dönemini bir kazanım olarak görüyor ve “Gazetede geçirdiğim staj dönemi bana genel kültür kazandırdı.” diyor.


Sonraki dönemde çalışma hayatı devam ederken, Dürdane Ünver’in aklında, gönlünde için için yaşamaya devam etmiş sanat aşkı. Onun için, günlük hayatın stresinden bir kaçış yolu olmuş resim yapmak. Aydın Ünver’le evlenmesi ise yalnızca özel hayatı için değil, sanat hayatı için de önemli bir dönüm noktası olmuş. En büyük şansının, vefatına dek 10 sene boyunca Süheyl Ünver’le aynı evde yaşamak olduğunu ifade ediyor katı’ sanatkârı.

Bu 10 sene zarfında kayınpederi Süheyl Ünver’in çalışmalarına tanık olmuş. “Gülbün Mesara Hanım da zaman zaman gelirdi. Onların beraber çalışmalarına şahit olurdum. Sanat üzerine konuşmaları ve çalışmaları olurdu. Süheyl Hoca zaten devamlı çalışırdı ama öyle odasına çekilip değil, hep gözümüzün önünde yapardı çalışmalarını. Bazen suluboya yapar, bazen notlar tutardı.” dedikten sonra katı’ sanatıyla ilk tanışmasını anlatmaya geçiyor.

“Bir gün Gülbün Hoca ikiye katlanmış bir kâğıdı elime verdi. Üzerinde de yarım vazoya benzer bir çizim vardı. Kâğıdı bana uzatarak ‘Bunu keser misin?’ dedi. Elim yatkın olmasına rağmen, acaba yapabilir miyim, diye heyecanlandım biraz. Bir tırnak makasıyla oydum kâğıttaki motifi. Tamamlayıp kâğıdı ikiye açtığımda bir vazo motifi çıktı ortaya. Bunun katı’ sanatı olduğunu söyleyip, ‘Elin çok yatkın, neden bu işe merak salmıyorsun?’ dedi. Merakım vardı ama daha önce cesaret edip soramamıştım bir türlü kendisine.”

Merakı varmış var olmasına, ancak o sırada özel bir şirkette çalışıyor olması sebebiyle nasıl zaman ayırıp da öğreneceğini bilemiyormuş söylediğine göre. Süheyl Hoca’nın, bir anlamda tezyini sanatlarda Osmanlı geleneğini sürdürdüğü Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü’ndeki dersleri haftada bir gün, o da hafta içi Cuma günleri olduğundan, oradaki derslere de katılamamış. Aradan iki ay gibi bir zaman geçtikten sonra Topkapı Sarayı’nda Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak Türk süsleme sanatları üzerine kursların başlayacağını öğrenmiş. “Tabii bunu duyunca içimde kıpırtılar başladı. Derslerin hafta sonu olması da benim için bulunmaz nimet oldu” diyerek, 1976 senesinde sanat yaşamına ilk adımı atışını anlatıyor.

Tezyinat Öğrenmeye Tezhiple Başlamış

Türk süsleme sanatlarının değerli ismi Gülbün Mesara’nın da teşviki ve yüreklendirmesiyle adım attığı o yolda ilerlemeye ilk olarak tezhibi öğrenerek başlamış Dürdane Ünver. “Çünkü diğer bütün sanatların temelinde tezhip var. Aynı motifler minyatürün içinde de var, katı’ sanatında da var.” diyor. “Sanatta özgürlükten yana olduğumdan, tezhibin o kurallı halinin bana göre olmadığını anladım bir süre sonra. Gülbün Hoca ile minyatür çalışmaya başladım. Ondan işin teknik tarafını öğrendikten sonra kendime ait tasarımlar yapmaya başladım.” diyen Ünver, bir yandan da yine Gülbün Mesara ile katı’ çalışmış.

Her iki sanatı da birlikte yürüttüğünü söyleyen sanatkâr, “İkisinden de vazgeçemiyordum. Çünkü minyatür, çalışırken karşınıza sürprizlerin çıkabildiği bir sanat. Sonradan ilave edeceğiniz sürpriz kısımlar olabiliyor. Bir yandan da mezar taşı örneklerinden yola çıkarak katı’ çalışmaları yapmaya başladık. Günümüzde artık ikisini birleştirerek çalışıyorum.” diye konuşuyor. Dürdane Ünver, Topkapı Sarayı Nakışhanesi’nde bir yıl süren eğitimini, Süheyl Ünver’in talebe grubundaki -bugün her biri geleneksel sanatların birer duayeni olan- usta isimlerin gözetiminde tamamlamış. Kimler yokmuş ki o isimler arasında; Süheyl Hoca’nın çok değer verdiği asistanı Azade Akar, minyatürün usta ismi Cahide Keskiner, o zamanlar henüz asistan konumunda olan kalemişi sanatkârı Semih İrteş, Melek Anter...

Cerrahpaşa’daki derslere katılamamış olsa da Süheyl Ünver’in Topkapı Sarayı Nakışhanesi’ndeki derslerin son 20 dakikasında, o gün işlenen konu hakkındaki yorumlarını dinleme şansına sahip olmuş Dürdane Ünver. Süheyl Hoca’nın, o konuşurken not tutulması hususuna çok önem verdiğini belirtirken, şu hoş anekdotu da bizimle paylaşmadan geçmiyor; “Talebeleri eve geldiğinde de o anlatır, ben de ilk zamanlar sadece dinlerdim. Baktım herkesin elinde bir not defteri var ve sürekli bir şeyler yazıyorlar. Hoca bir gün dedi ki, ‘Efendim, şifahilik denilen bir hastalık vardır. İnsanın gördüğü bir resim veya söz en fazla 48 saat aklında kalır, sonra hepsi silinmeye mahkûmdur.’ Etrafıma şöyle bir bakındım ve o ikazın bana olduğunun farkına vardım. O tarihten sonra da elimde hep not defteri oldu. İyi ki, Süheyl Hoca o ikazı yapmış. İleriki senelerde baktığımda hiçbirinin boş konuşmalar olmadığını gördüm. Her biri bize yol gösterecek eğitici konuşmalardı.”

Gayreti ve bitmek bilmez bir enerjiyle yaptığı araştırmalarıyla, kızı Gülbün Mesara’nın da daha önce yaptığımız bir söyleşide dediği gibi “Kaybolmakta olan Türk sanatlarını bizatihi çalışarak, neşriyatıyla dirilten kişi”nin, Süheyl Ünver’in gelini olmak, Dürdane Ünver’e ne gibi avantajlar sağladı, diye geçiriyoruz aklımızdan. Aklımızdan geçeni dillendirip sorduğumuzda bakın ne diyor usta sanatkâr; “Gelini olmanın ayrıcalıklı bir yönünü yaşamadım. Daima talebe-hoca ilişkisi içindeydik. Soracağım bir şey olduğunda, acaba hata mı ederim, endişesini taşıdım hep. Ama bugünkü aklım olsaydı çok şey sorardım hocaya.”

“Anlattıklarını not tutarken kaçırdığınız kısımları evde telafi fırsatınız olmaz mıydı?” diye de soruyoruz. “Hayır efendim, hiç öyle bir şey olmadı” diyor gülerek. “Benim için bir babaydı evet, ama hoca-talebe ilişkisinin gerektirdiği mesafe de vardı. Zaman zaman beni onurlandırdığı anlar olurdu. Mesela Gülbün Hoca Ankara’da yaşadığı vakitler, bana bazı tezhip örnekleri gönderirdi. Hoca, ‘Ne yollamış?’ diye sorardı, ben de gösterirdim. ‘Bunlardan bana da birer tane çizer misiniz?’ dediği zamanlar olurdu. Hem kendim için hem onun için birer örnek çizerdim ben de. Çalışmamı zaman zaman kontrol etmek isterdi anladığım kadarıyla.”

Sanatkârın; “Bazen de kimi desenleri, ‘Birbirimize göstermeden ayrı ayrı boyayalım.’ derdi. Bunu söylediği zaman, acaba hocaya beğendirebilir miyim, diye müthiş şekilde heyecanlanırdım. Bitirdikten sonra, ‘Hadi bakalım masaya dizelim.’ derdi. Sonra da, ‘Gördünüz mü sizinkiler benimkilerden güzel oldu.’ diye iltifat ederdi. Tabii ki böyle bir şey mümkün değil. Ama son derece zarif bir kişiliği vardı hocanın. Hocadan sadece sanat öğrenmezdiniz; edebi, oturup kalkmayı, pek çok şeyi öğrenirdiniz.” bu sözleri onun, hocası olarak Süheyl Ünver’e, sanatçı kişiliğine duyduğu hayranlık ve saygının boyutunu anlatır nitelikte.


10 Senenin Sonunda Süheyl Ünver’den İcazet

Eskilerin, rahle-i tedrisinden geçtikleri ustadan icazet alma konusunda, hatta icazeti gündeme getirmekte bile nasıl zorlandıklarını bildiğimizden, Dürdane Ünver’in, Süheyl Ünver’den kaç senede icazet aldığını öğrenelim istiyoruz. “İcazet, öyle hatır için verilen bir şey değildir. Normal olan, hak ettiğinize inandığı zaman hocanın bunu söylemesidir.” diyor katı’ sanatkârı. On yıllık eğitimin ardından hocaların hocası da “Dürdane Hanım kızım” diye hitap ettiği talebesinin hak ettiğine inanmış olmalı ki, “Artık icazetini hazırlayabilirsin.” demiş.

“Bana göre 10 sene, aslında çok uzun bir zaman aralığı değil icazet alabilmek için. Hoca bunu teklif ettiğinde çok heyecanlandım tabii. ‘Ben bunu hak edecek hale geldim mi acaba?’ diye çok tarttım kendimi.” diye konuşuyor. Anlattığına göre Süheyl Hoca icazet için talebelerine özel bir kâğıt verirmiş. Hocasının verdiği kâğıda tasarımını yapmış Dürdane Ünver de. “Tabii Gülbün Hocamın da desteğini asla unutamam.” diyerek, Gülbün Mesara’ya duyduğu minneti dile getiriyor.

“Peki, talebeleriniz kaç yıllık eğitiminden sonra sizden icazet alabiliyor?” diye soruyoruz sanatkâra. Tevazu ile, “İcazet vermek benim haddim değil efendim. Üç senenin sonunda benden sertifika alıyor talebe, icazet değil. Bu süre sadece teknik öğrenmek için yeterli ama ileriye dönük kendi kanatlarıyla uçması için yeterli değil.” diyerek cevaplıyor sorumuzu. “Sanatında ilerleyebilmek için talebenin daha fazla araştırma yapması, daha fazla örnek görmesi lazım, tasarım bilgisinin olması lazım. Hatta tasarımın yanı sıra desen bilgisinin olması şart.” diye de ekliyor.

Saygı ve sevgiyle yâd ettiği Süheyl Ünver’den aldığı terbiye ve alçak gönüllülükle, “Ben kendime hâlâ amatör diyorum. Daha öğreneceğimiz çok şey var.” sözleriyle amatörce değil ama amatör ruha çalışmanın önemine dikkat çekiyor. Süheyl Ünver’in de onca yıllık araştırmalarından elde ettiği bilgi ve birikime rağmen, “Altmış senedir bu işlerle meşgulüm ama daha bilmediğim çok şey var” dediğini hatırlatıyor ve “Geleneksel sanatlar bugün hâlâ yaşıyorsa hocamın sayesinde. Onun araştırmaları bugün bizim yolumuzu aydınlatan bir ışık. Gülbün Hoca da öyle.” diyerek Türk süsleme sanatlarına olan katkıları için Süheyl Ünver’in ve kızı Gülbün Mesara’nın hakkını teslim ediyor.

“Kâtı’ Zanaat Değil, Tarihi Geçmişi Olan Bir Sanat”

Türk kitap süsleme sanatları içinde önemli bir yeri olan katı’ sanatı, yani Türk kâğıt oymacılığı, geleneksel bezeme sanatlarımızın en güzel dallarından biri aynı zamanda. Dürdane Ünver de, Gülbün Mesara’nın teşvik ve yönlendirmesiyle aynı zamanda öğretmesiyle evvela hobi olarak başladığı, sonradan tutkuyla bağlandığı katı’ sanatına büyük emek vermiş bir isim. 2004-2010 yılları arasında TBMM, Milli Saraylar Daire Başkanlığı bünyesinde kurulan Türk Süsleme Sanatları Eğitim Merkezi’ndeki katı’ atölyesinde eğitim görevlisi olarak öğrenci yetiştirmiş. 2006 senesinde hazırladığı bir raporla, bu sanatın, Milli Eğitim Bakanlığı’nca resmi olarak kabulünü sağlamış Dürdane Ünver. Birçok üniversite ve kuruluşta katı’ sanatı hakkında konferanslar veren sanatkâr halen, Mim Sanat Akademisi’nde öğrenci yetiştirmesinin yanı sıra Küçükçekmece Belediyesi Geleneksel Sanatlar Akademisi’nde ve Sakarya Belediyesi Geleneksel Sanatlar İhtisas Merkezi bünyesindeki atölyede katı’ danışman hocalığı yapıyor.

Dürdane Ünver'e hayatında bu kadar yer tutan, zamanının büyük bölümünü ayırdığı katı’ sanatını nasıl tanımladığını soruyoruz. Zira katı’yı, geleneksel sanatların bir parçası olarak kabul edenler olduğu gibi zanaat olarak değerlendirenlerin de olduğunu biliyoruz. “Günümüzde katı’yı zanaat olarak değerlendirenler var. Ama zanaat değil katı’, geleneksel sanatların bir parçası. Zanaat değil, çünkü sadece tüketime dayalı yapılan bir sanat değil. Tarihi geçmişi olan bir sanat. Kökeni orta Asya’ya kadar dayanıyor” sözleriyle Gülbün Mesara’nın, eline tutuşturduğu o kâğıt parçasını ilk kez oyarak motiflerini ortaya çıkardığı andan itibaren tutkuyla bağlandığı katı’nın zanaat değil, sanat olduğunun altını çiziyor.

Katı’ sanatının tarihçesine de kısa değinmek istiyor Ünver. Bir motif veya yazı örneğinin, ince bir kâğıt veya deriden oyulması suretiyle meydana getirilen katı’ sanatının, Orta Asya’dan göçler vasıtasıyla Afganistan’a ulaştığını anlatıyor ilkin. İnce işçiliği ve detaylı yapısı ile tam bir sabır sanatı olan katı’nın, 15. yüzyılda Anadolu’daki Türk kavimlerine kadar ulaştığını söylüyor. Anlattığına göre Yavuz Sultan Selim, Tebriz’i aldığında oradaki ganimetlerle birlikte bir kısım sanatçıyı ve eserlerini de İstanbul’a getirmiş. Katı’ sanatı böylece İstanbul’da gelişme göstermiş. Türk kâğıt oymacılığı, 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar geniş bir yelpaze içinde icra edilmiş. Fatih Sultan Mehmet döneminde deri ciltlerdeki ustalık, Kanuni Sultan Süleyman ve Sultan II. Beyazıt zamanlarında kâğıt oyma olarak, altın devrini yaşamış. 17. yüzyılda da Avrupalı gezginler tarafından satın alınan albümler sayesinde Batı’ya taşınmış ve oradaki sanatçılar da “silhouette” adı altında kâğıt oymacılığına başlamış.

Abdullah Kaatı’ Herevi, Efşancı Mehmet, Bursalı Mevlevi Fahri Dede, Abdulhayf Ali, Gazneli Mahmut, Vahdeti, Ameli Süleyman gibi pek çok büyük üstat tarafından icra edilmiş olan katı’ sanatı, 19. yüzyılda ekonomik, sosyal ve askeri bazı nedenlerle gerilemeye başlamışsa da, 1920’li yıllardan itibaren Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver’in yurtiçi ve yurtdışı kütüphanelerinde yaptığı incelemeler sayesinde yeniden hayat bulmuş. Katı’ sanatının yeniden geleneksel sanatlarımız arasında yer alması konusunda Gülbün Mesara’nın da yaptığı neşriyatlarla ve yetiştirdiği talebelerle sanata önemli katkılarda bulunduğunu hatırlatıyor Dürdane Ünver. Kendisinin de, bu sanatın 2006 yılında Milli Eğitim’de kabulünü sağlayarak katkıda bulunduğunu ifade ediyor ayrıca.

Oyulan Her Kâğıt, Kâtı’ mı?

Katı’ sanatkârı Dürdane Ünver’e, üzerinde oyma işlemi yapılan her kâğıdın katı’ olup olmadığını sormak istiyoruz. “Elbette oyulan her kâğıt katı’ değil.” diyerek söze başlıyor ve şöyle devam ediyor; “Genel tanımı kâğıt oyma olabilir ama her ülkenin kendi lisanınca isimlendirdiği bir sanat bu. Bizimkine ben ‘Türk Kâğıt Oyması’ diyorum. Katı’, Arapça kökenli bir kelime ama artık Osmanlı Türkçesine yerleşmiş bir kelime aynı zamanda. Sadece Türklerin yaptığı oymanın adı katı’dır. Almanya’da yapılıyorsa bu sanat “silhoutten kuust”, Fransa’da “Lart de la silhoutte” veya “decoupage”, Polonya’da yapılıyorsa “Wycinanki”, Hindistan’da icra ediliyorsa “Sanjih”, Japonya’da “monkri” diye anılıyor ve bunların teknikleri de farklı, bizimkiyle hiçbir alâkası yok. Her ülke, kendi kültürü, inancı doğrultusunda geliştiriyor bu sanatı. Kendi sembollerini içeren kompozisyonlar hazırlıyor.”

Dürdane Ünver, geleneksel bir sanat olan katı’ sanatıyla modern uygulamalar yapılabileceğine de değiniyor. Ancak bunun için sanatçının yeterli donanıma sahip olması gerektiğini söyleyen Ünver, “Tezhip, minyatür konularında bilgili olmanız lazım. Bunları hakkıyla yapabiliyorsanız daha modern çalışmalar yapabilirsiniz. Bu anlamda adımlar atmaya başladım ben burada.” diyor. Resim ile katı’yı buluşturduğu bir çalışmayı göstererek, “Mesela zeminde resimle birlikte katı’ çalışmalar yapıyorum. Demek ki bu sanatlar birbirini tamamlayabilir. Alt yapınızı donattığınız zaman daha modern çalışmalar yapabiliyorsunuz.” diye konuşuyor.

Söyleşimizin sonuna gelirken, katı’ sanatkârı Dürdane Ünver’e, geleneksel sanatlara yönelmesinin kendisine ne kattığını, hayata bakışını ne yönde etkilediğini soruyoruz. Onun talebelik döneminde geleneksel Türk sanatlarının bu kadar bilinir olmadığını belirterek, “O zamana kadar hep Avrupa sanatına merakım vardı. İşin içine girdiğim zaman ufkum gelişti. Çok şey kattı bana; daha disiplinli çalışmayı, daha sabırlı, daha hoşgörülü olmayı öğrendim. Sizi çok incitecek olaylar karşısında bile daha metanetli davranmayı öğreniyorsunuz bu sanatlarla meşgul olduğunuzda. En önemlisi sabrı öğrendim. Geleneksel sanatların hepsi için geçerlidir bu.” diyor

Son olarak geleneğimizin bir parçası olan katı’ sanatını yaşatmak için genç nesillere tavsiyelerde bulunmak istiyor usta sanatkâr. “Gençlere genel tavsiyem, meşgul oldukları sanatın doğrusunu yapsınlar. Araştırsınlar, ben yaptım oldu zihniyetinde olmasınlar. 16.-17. yüzyıllarda altın devrini yaşamış geleneksel sanatlarımızın hepsi. Yeniden aynı dönemi yaşatmamız lazım.” diyerek gençlere bu anlamda sorumluluk düştüğüne dikkat çekiyor. Bunu söylerken Süheyl Ünver ile bir talebesi arasında geçen şu kısa anekdotu da paylaşmak istiyor Dürdane Ünver; “Bir gün talebelerinden biri Süheyl Hoca’ya, minnetini dile getirmek için ‘Hakkınızı nasıl ödeyeceğiz hocam?’ der. O da ‘Efendim, benden öğrendiğinizi öğreterek.’ diye karşılık verir. Yine bir talebesi diyor ki, ‘Hocam ben sizin yaptığınızın yarısını yapsam yeter bana.’ Hoca da ‘Efendim, siz, benim yaptığımın yarısı yapın, sizin talebeniz de sizinkinin yarısını öğrensin, sonraya ne kalacak geriye peki?’ diye tatlı sert çıkışır. Yani Süheyl Hoca’nın da dikkat çektiği üzere talebe, hocayı geçmek zorundadır. Bizim yetiştirdiğimiz talebeler bizden daha iyi olmalı.”

İSMEK El Sanatları Dergisi 25 İNDİR

Bu yazı 41 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK