Ahşap Oyma

Ahşabı Yaşayan ve Yaşatan Usta: Suat Yazıcı

  • #


Yazı: Fatma Buğdaycı

Ahşap oyma ustası Suat Yazıcı, el işçiliği mobilyalar ile oyma-kabartma dekoratif eşyalar yapıyor. Yapıların iç ve dış dekorasyonu için 42 yıldır atölyesinde çalışan sanatkârın ayrıca hattatların yazılarını birebir ahşaba aktardığı eserleri ile geleneksel motifleri işlediği çeşitli tabloları bulunuyor. Çalışmalarında doğallıktan yana olan ve işlerinde ithal malzemeler yerine Anadolu’da yetişen ceviz, karaağaç, meşe, kestane, selvi, sedir, ıhlamur, sarıçam gibi ağaçları kullanan usta, her ülkenin esas eserlerini kendi topraklarının malzemeleri ile vermesi gerektiğini düşünüyor. Üretimde özgür değil, özgünlükten yana olan sanatkâr, “Zahmetsiz rahmet olmaz, kafayı ve bileği yormak gerek.” diyor. Ümraniye’deki “Ağaç İşleri” atölyesinde ziyaret ettiğimiz, parmaklarında sanatının izlerini taşıyan yılların ustası, ahşap oyma işleri ile diğer sanatsal çalışmalarını anlattı.

Çeyiz, Anadolu’nun en önemli geleneklerinden biridir. Özellikle kız annelerinin itina ile uzun yıllar hazırladıkları çeyizin her bir parçasında binbir emek, binbir zahmet vardır. İşlemeli havlular, danteller, motifli rengârenk dokumalar, örgüler çeyiz işlerinin başında gelir. Gelinin yeni evini donattığı bu eşyalar kadar onların konduğu sandıklar da ayrı önem taşır. Çok daha eski dönemlerde malzeme seçimi ve üzerindeki işlemelerden gelinin varlığı anlaşılan sandıklar, işinin ehli ustalar tarafından üretilir. Çam, sedir, ceviz gibi çeşitli ağaçlardan yapılan bu oymalı mobilyalar; “sedef kakma”, “ahşap oyma”, “boyama” ve “kaplama” gibi süsleme teknikleriyle bezenir. Bitkisel, hayvansal, geometrik ve sembolik motiflerin yanı sıra mimari ve insan yapısı formlarıyla doğadan stilize edilen çok sayıda motif, bu sandıkların işlemelerinde kullanılır. Her bir motifin de ayrı anlamı vardır. Örneğin kuş; mutluluk, sevgi ve uzun bir yaşamı ifade eder. Doğadan ilham alınan ölüm ve fâniliğin sembolü olan selvi ağacı ise yapraklarını dökmediğinden dayanıklılığı, dik duruşuyla da dürüstlüğü simgeler.

Aslına bakılacak olursa konumuz ne çeyiz ne de çeyiz sandığı. Ancak bize bu satırları yazdıran bir ustanın atölyesinin başköşesinde duran ceviz ağacından yapılmış üzeri tarihi bir sandığın motifine bakılarak oyulan bir eser. Ahşabı bir asırdan daha eski, üzerindeki kuş, selvi ağacı, papatya motifleri ise mesleğinin henüz ilk yıllarında oyulmuş “Buranın demirbaşı” şeklinde bahsedilen şahane bir eser. Kimden mi bahsediyoruz. Ahşap oyma ustası Suat Yazıcı’dan. Suat Usta, Ümraniye’deki üç katlı “Ağaç İşleri” atölyesinin bir odasını kendisi için ayırmış. Duvarlarını, her bir köşesini başka örneği olmayan ahşap eserlerle süsleyen sanatkâr ile derin bir nefes alıp doğanın en güzel kokularından biri olan ahşap kokusu eşliğinde sohbet ettik. Suat Yazıcı ile tamamı el işçiliği olan ahşap oymalarını, tasarımları kendine ait olan dekoratif mobilyalarını ve iç dekorasyon çalışmalarını konuştuk.


“Mesleğimi Ceza Olarak Seçmiş Biriyim”

Suat Yazıcı 1970 senesinde memleketinden kalkar, İstanbul’a gelir. Burada hem okuyup hem de çalışmaktır amacı. 1930’lu yıllarda iki akrabası daha yedi tepeli şehre göç etmiş; biri okuyup profesör olmuş, diğeri ise zanaatkârlığı tercih etmiştir. Usta, “Benim de amca dediğim babamın amcaoğulları buradaydı. Hayri Amcamın yanına gittim. Kendisinin köydeyken de sanatkâr bir ruhu vardı. Burada da Rum ustalardan mobilyacılığı öğrenmiş ve Kuledibi’nde bir atölye açmış. Ben de Bingöl’de ağaç işleri bölümünü birincilikle bitirmiştim.” diyerek başlıyor bu sanatı nasıl seçtiğini anlatmaya.

İlkokulu köyünde, ortaokulu ise o yıllarda elektriği olmayan Kiğı ilçesinde bitiren Suat Yazıcı, 1967 yılında babasının zoruyla Bingöl’de yeni açılan sanat okuluna gider. Babasının zoruyladır çünkü Tunceli Öğretmen Okulu’nu kazanmasına rağmen orada okumak istemez, liseyi bitirip doktor olmak ister. “O zamanlar ortaokuldan sonra üç yıl daha okuyup, ilkokul öğretmeni olabiliyordunuz. Ancak halk arasında ‘çalışkan çocuklar doktor olur.’ denirdi. Ben de ortaokulu birincilikle bitirmiştim ve liseyi bitirip doktor olacağım diye düşündüm.” şeklinde konuşan usta, babasınınsa öğretmen okuluna gitmediği için ceza olarak okuldan kaydını alarak sanat okuluna yazdırdığını bu sebeple de mesleği ceza olarak seçen biri olduğunu söylüyor.

Sanat okulunun torna tesviye, metal işleri ve ağaç işleri bölümlerinden ağaç işlerini nasıl seçtiğini sanatkâr şöyle anlatıyor: “Okul, o yıl açıldığından henüz öğretmen tayini olmamıştı. Okul Müdürü Sezai Yalınes ağaç işlerinden mezundu. 1967’de benim gibi köylü çocuğuna dekorasyonun insan hayatının vazgeçilmez bir parçası olduğunu anlattı. Bu kelimeyi ilk defa duymuştum çünkü köyde dekorasyonun bir anlamı yoktu. 1970 yılında da okulu bitirdim.”

Bingöl Sanat Okulu’nun ilk mezunlarından olan Suat Yazıcı, okulu birincilikle bitirmenin de vermiş olduğu mutluluk ile İstanbul’a gelerek amcası Hayri Usta’nın atölyesine gider. Sanatkâr, “İki saat sonra hiçbir şey bilmediğimi anladım. Okulda daha çok yöresel el işleri çalışmıştık. Ayrıca üst sınıflarda olmadığı için feyz alacak birileri de yoktu.” şeklinde konuşurken, amcasına, “Buraya gelene kadar ben bu işi öğrendiğimi zannediyordum ama bilmediğimi gördüm. Siz bana iş verirsiniz, ben onu bozar size zarar veririm.” dediğini söylüyor. Bir süre atölyede yürüyen tüm işleri gözlemleyen Yazıcı, kendisini ortaya çıkaracak gelişmeninse 4 ay sonra yaşadığını ifade ediyor.

Atölyeye Mimar Mehmet Tataroğlu tarafından tüm ayrıntıları çizilmiş bir dekorasyon işi gelir. Hayri Usta işinin ehlidir fakat proje okuma konusunda zayıftır. İş, o dönemde 18 yaşında olan Suat Yazıcı’ya kalır. “Ben çizimleri okuyordum, amcam ise uyguluyordu.” diyen sanatkâr, gelen projeden sonra işine daha fazla âşık olduğunu belirtiyor.

42 Yıldır Atölyede Çalışıyor

8 ay sonra tekrar Bingöl’e dönen bu kez de sanat okulu mezunlarının inisiyatifleriyle liseye geçiş hakkından yararlanıp liseyi bitiren Suat Usta, Sakarya Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü'nü kazanır. Bir ay kadar okuluna devam eden ancak ahşap işleriyle ilgili bir bölüm okuma istediği ağır basan Yazıcı, o dönemde Türkiye’de bulunan üç okuldan biri olan Ankara Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’nun iki aşamalı sınavına girer. “Bu sınavlar hayatımda girdiğim en önemli yarıştı.” diyen usta, tamamen el becerisinin sergilendiği atölye sınavında yaşadığı bir anısını bizimle paylaşıyor:

“Sınavda 25 öğrenciydik. Hepimize dört tane çelik testereden çıkmış kaba tahta ile takım dolabı verdiler. Tezgâh gösterip, 8 cm yüksekliğinde, 2 cm kalınlığında 32x32 bir çerçeve yapmamızı istediler. Bir tarafı düz diş geçme, bir tarafı açık kırlangıç diş geçme, bir tarafı yarım gizli diş geçme, diğer tarafı da tam gizli kırlangıç diş geçme olacak. İki gün de zamanımız var. Gerekli takımları seçtim, biledim. Tüm parçaları ölçülendirdim. Dişleri kestim, temizledim ve sökülüp takılması için el yordamıyla çattım. Öğleden sonra istedikleri projeyi bitirdim ve götürdüm. Bölüm hocası daha bana bir günüm olduğunu söyledi. Ben ise kabul edilmeme korkusuyla ısrar etmedim. Ertesi gün verdikleri ahşap yaş olduğu için tüylenme oldu, zımparaladım ve götürdüm. Yaptığım işlemleri sıralayınca hoca yaptığıma baktı ve benim ahşabı tanıdığımı anladı. Nereden mezun olduğumu sordu, söyledim. Şaşırınca ben de 2 yıl kadar İstanbul Kuledibi’nde bir atölyede çalıştığımı söyledim. Elini omzuma koydu ve ‘Desene bu mesleğin esas üniversitesinden mezun olmuşsun.’ dedi."

Okul hayatı boyunca İstanbul-Ankara arası mekik dokuyarak okul ile iş yaşamını birlikte sürdüren Suat Yazıcı, son sınıfa geçtiğinde ise amcasını yani ilk ustasını aniden kaybeder. “Yaz tatili için İstanbul’a geldiğim gün amcam hastaneye kaldırılmış, 70 gün sonra da vefat etti.” diyen sanatkâr, atölyede işlerin yarım kalmaması için tüm sorumluluğu kendi üstüne aldığından bahsediyor. Bir yıl sınıfta kalmayı göze alarak Ankara’ya dönmeyen gece-gündüz çalışarak atölyedeki siparişleri tamamlayan usta, ertesi yıl ise okulda çıkan kavgada bir öğrencinin ölmesi üzerine okulun bir yıl kapalı kaldığını bu sebeple de 1977’de bitirmesi gereken okulu 1979’da bitirdiğini anlatıyor.


“Özgün Tasarımlar Yapmalı, Özgür Değil”

1983 yılında daha geniş yer gerekli olduğu için atölyesini Kuledibi’nden Ümraniye Ihlamurkuyu’ya taşıyan Yazıcı, şu anda çalışmalarını Dudullu’daki üç katlı “Ağaç İşleri” atölyesinde sürdürüyor. Son yıllarda çok fazla tezgâh başına oturmasa da atölyeden çıkan her ürünün tasarımdan üretime tüm süreçleriyle alakadar olan sanatkâr, bilgi ve deneyimini birlikte çalıştığı 14 kişi ile paylaşıyor. Daha çok ev ve klasik tarzda ofis dekorasyonları ile ilgilenen usta, el işlemeleriyle ün yapan her türlü ahşap mobilya, oyma-kabartma yöntemiyle geleneksel motifleri işlediği tablolara imza atıyor.

Daha çocuk yaşlarda öğrendiği dekorasyon kelimesinin hakkını veren ve yapılarla bağdaşmayan çok fazla dekorasyon hatasının varlığından söz eden sanatkâr, “Dekorasyon; bir mobilya yapmak gibidir. Nasıl ki mobilyada bir bütünlük, bir düzen varsa dekorasyonda da bu böyledir. Kapıdan girdikten sonra nereye varacağınızı yakalamanız lazım. Aykırılıklar olabilir ama aykırılıkları dekorasyonla değil, renklerle sağlamalıyız. Bilakis, dekorasyon dinginlik vermelidir.” şeklinde konuşuyor.

İyi bir dekorasyon için belirlenen kuralların olmadığını da ifade eden Yazıcı, “İnsanoğlu 5 bin yıldır mobilya yapıyor. Geçmişe bakmadan geleceği var edemeyeceğimiz için genel bir yapıdan bahsediyoruz. Mobilyada da insanlar özgün tasarımlar yapmalı, özgür değil.” diyor.

Suat Usta, ev dekorasyonlarında ise zengin fona sahip evlere koyulan hazır mobilyaların tüm harmoniyi bozduğundan, bu sebeple ihtiyaca göre münferit mobilyalar ürettiğinden bahsediyor. Ev ve ofisler için bugüne kadar Türkiye’nin en önemli mimarları ile birlikte çalışarak oluşturulan tasarımları özenle ahşaba uyarlayan sanatkâr, yaptığı işlerden bazılarını sıralıyor: “Türkiye’nin sayılı aileleri için uzun yıllar çalıştım. Bunlardan biri Koç ailesiydi. Sadberk Hanım Müzesi’nin bir katının ahşap işlerini de ben çalıştım. Mimar Mehmet Tataroğlu tarafından projesi çizilen Suna-İnan Kıraç’ın Emirli’deki çiftlik evine çok emek verdim. Bu ev, geleneksel Türk mimarisine en uygun eserlerden biridir ki, 1988 yılında günümüzde yapılan en iyi “Türk Mimari Eseri” unvanını alıp, koruma altına alındı. Benim de hayatımda yüksek heyecan taşıyarak yaptığım önemli işlerden biriydi.”

Bu noktada şiar edindiği üç hususa da değinen Suat Usta, atölyede tüm işleri bu kaidelere göre ürettiğini söylüyor. İlki, olmazsa olmaz bir tasarım. İkincisi tasarımdaki kompozisyonu en iyi ifade edebilecek malzeme seçimi, üçüncüsü ise güzel işçilik. Sanatkâr, “Bu üç kuralı uygularsak ahşap ürünleri geleceğe doğru şekilde taşıyabiliriz.” diyor.

Yine önceki yıllarda yaptığı dekoratif ürünlerden söz eden sanatkârın atölyesinde yaptıklarından birer örnek bulunuyor. Ustanın el emeği göz nuru çalıştığı tüm eserlerin her birinin de ayrı bir hikâye söz konusu. Yazımızın başında sözünü ettiğimiz çeyiz sandığı motiflerinin işlendiği ahşap oyma eserin mazisi 1980 yılına dayanıyor. Birinin Kuledibi’nde iken babaannesinin ceviz ağacı sandığından raf yaptırmayı istemesi üzerine aklına böyle bir fikir geldiğini ifade eden Yazıcı, “Ağaç geldiğinde çatlak olduğu için bundan raf yapılamayacağını belirttim ve ona istediği ölçülerde yine ceviz kaplama raflar yaptım. Sandık uzun süre atölyede kaldı, ben de boş bir zamanımda ağacı tamir ettim. Çatlak olan kısmı çıkardım ve eklemelerle düz bir zemin elde ettim. Sandığın üzerinde genellikle Çorum civarında işlenen ve ‘sandığında bereket ve mutluluk olsun’ temennisi taşıyan motifler bulunuyordu. İşlemeleri aynen ahşaba aktardım. Hem mimar hem de sinema yönetmeni Duygu Sağıroğlu sonraki yıllarda çeyiz sandığındaki kuş ve selvi ağacının hikâyesinden esinlenerek bir Türk filmi de çekmişti. Bu eser benim atölyemin en kıymetlisidir. ” diye anlatıyor.

“Ağaç İşleri” atölyesinde Suat Yazıcı tarafından tasarlanıp, kâğıda aktarılan, ardından ahşaba uyarlanan şövale, merdiven, tavan göbekleri, kavukluklar, çerçeve, tablo gibi el işi oymaların yanı sıra hattatlar tarafından yazılmış hat yazılarını birebir ıhlamur ağacına uyguladığı pek çok çalışma da bulunuyor.

Ağaç Bilgili Ellerden Çıkmalı, Düzenli İşlemden Geçmeli

Suat Yazıcı, kendisini ahşap oyma sanatına yönlendiren babasına, okul müdürüne, amcası ve ‘mesleğin esas görgüsünü’ aldığım dediği Mehmet Tataroğlu’na çok şey borçlu olduğunu söylüyor. Bu noktada Mehmet Tataroğlu için ayrı bir paragraf açan sanatkâr, hayata olumlu bakabilmeyi öğrendiği Tataroğlu’ndan, eşya kültürü, yaşanabilir bir evin dekorasyonu, işyerinin nasıl bir sirkülasyonda olması gerektiğine dair pek çok bilgi edindiğini de belirtiyor.

Aldığı görgü ve edindiği tecrübe ile yaklaşık 50 yıldır ağaç ile iç içe bir yaşam sürdüren usta, el işi oymaları ilk önce hata payı vermemek için kâğıda çiziyor, ölçeklendiriyor ve çizimlerini ahşaba yapıştırılarak elle oyma yöntemini uyguluyor. Ancak iş bir proje ise mimarlar tarafından gelen çizimleri kendisi yeniden elden geçiriyor. Projeyi, 1/1-1/10 sistemiyle tekrar detaylandıran sanatkâr, bir numune yaptıktan sonra uygulamaya geçiyor.

Ustanın sohbetimiz esnasında değindiği bir başka önemli konu da malzeme seçimi. Ağaçlar hakkında hayli bilgisi olan ve bu konuda uzmanlaştığının altını çizen Yazıcı, kendisinin kesimi yapılan ve atölyelerde hazırlanan ağaçları, Anadolu’yu karış karış gezerek seçtiğini dile getiriyor. İthal ağaçlar yerine ülkemizin kaynaklarını kullanmayı tercih eden sanatkâr, kullandığı sert ağaçları ceviz, karaağaç, meşe, yumuşak ağaçları ise kestane, selvi, sedir, ıhlamur, kızılağaç, sarıçam şeklinde sıralıyor.

Seçimlerini doğallıktan yana yapan ve “Suni malzemeyle benim işim yok.” diyen usta, aldığı ağaçları kurutma işleminden sonra -ki bu süre sert ağaçlar için 1,5 yıl, yumuşak ağaçlar için en az 10 ay- kullandığını söylüyor. Meşede bu sürenin daha da uzadığını ifade eden sanatkâr, Türkiye’de en kaliteli ceviz ağaçlarının Borçka ve Yusufeli’nde yetiştiğini aktarıyor. Yazıcı, ayrıca ağaçların kesim zamanlarına da dikkat çekerken, “Mesela ceviz ağacı kesimi ekim ayı sonlarında yapılmalıdır. Çünkü bu dönemde ağacın gelişimi durur.” diyor. Usta, ticari kaygılarla ağaç kesim işlemlerinde de pek çok hata yapıldığını söylerken, “Bir ağacın yetişme süresi ortalama yüz yıldır. O koca yüzyılda yetişen ağaçları bizler, bir saat daha erken kesmek için, mevsiminde kesmemek için, kesildikten sonraki işlemleri sırasıyla yapmamak için katlediyoruz. Kısacası ahşap her aşamasında bilgili ellerden çıkmış, düzenli işlemden geçmiş bir şekilde olmalıdır.” diyerek kendini ifade ediyor.


Yaptığı işin bilinciyle ahşabı işlerkenki duygularını bizimle paylaşan ve gelişigüzel işlenen bir ahşaptan parça koptuğu anda kendisinin de içinden bir parça koptuğunu hissettiğini dile getiren Yazıcı, bir nevi ahşabı yaşadığını aktarıyor. Seçilen ağaçların kullanım yerlerine dikkat etmemiz gerektiğinin altına çizen usta, örneğin kültürümüzde cami kapılarında ceviz, diğer sivil yapılarımızda ise genellikle kestane ağacının kullanıldığından söz ediyor. Şimdi camilere baktığımızda daha çok maun ağacını göreceğimizi söyleyen sanatkâr, “Öncelikle maun bizim ağacımız değil. Ancak işlenmesi daha kolay, firesi olmayan bir ağaç. Meyve ağaçları güneşi her taraftan alıyorsa, o ağacın içinde budaklar olacağı için her yeri kullanılmaz. Renk olarak da homojen değildir, dengeyi sağlamak ise eziyetlidir, az bulunduğu için fiyatı da yüksektir. Tüm bu sebeplerden ötürü maun gibi tropik ağaçlar günümüzde daha çok kullanılıyor.” şeklinde konuşuyor.

Tüm ahşap oyma işlerinde cilalama işlemine de değinen sanatkâr, bu konuda çalıştığı iki ayrı atölyenin olduğunu belirtiyor. “Hiç kimse kötü bir işi iyi cilalayamaz, ancak iyi bir iş çok kötü cilalanabilir.” diyen Yazıcı, cila için eskiden suda eriyen toprak boyaların kullanıldığını şimdi yanlış yapılarak ahşaba plastik görünümü veren pinoteks malzemesinin sürüldüğünü kendisinin ise eski tekniğe daha uygun olan tinerde eriyen boyaları tercih ettiğini dillendiriyor.

“Allah’a Şükür Pabucum Dama Atılmadı”

Ülkemizde her geçen gün el işçiliği yapan atölyelerin sayısının azaldığına da dikkat çeken usta, ahşaba yıllarını vermiş biri olarak idealleri olduğundan söz ederken, bunlardan birini ‘Özellikle yurt dışına fuarlarına gittiğimde imrenerek baktığım’ dediği ‘Aynı işin nesiller boyu sürdürülüyor olmasını görmek.’ şeklinde açıklıyor. "Bu ne yazık ki bizim ülkemizde bir geleneğe dönüşmedi." diyen sanatkâr, ahşap oyma ustalığını bırakabileceği üçüncü kuşak olarak bir oğlunun olmasından dolayı duyduğu mutluluğu aktarıyor.

Sayısız iş yapmasına rağmen bugüne kadar sadece tek bir mekânın restorasyonunda bulunmanın üzüntüsünü de yaşayan Yazıcı, “İdeallerimden bir diğeri de İstanbul’daki sivil yapıların restorasyonlarında yer almak. Acı ama bugüne dek bir tek Kumkapı’daki Ermeni Patrikhanesi’ni restore ettim.” diyor.

Konuşmasında eğitimin öneminde de dikkat çeken usta, ahşap oyma alanında bir okul olmasını çok arzuladığını, ahşabı öğrenmek isteyenleri doğru bilgilerle donatmanın kutsal bir görev olduğunu, eserlerimizi ancak bu şekilde kalıcı hale getirebileceğimizi söylüyor.

Suat Yazıcı, pek çoğumuzun kullandığı “pabucu dama atılmak” deyimini hatırlatıyor bizlere. Bu deyimin ahilik geleneğinden geldiğini belirten usta, “Ahi başı esnafı, sanatkârı dolaşır, hileli bir ürün varsa, onun halka sunulmasını layık görmez ve yapanın pabucunu alır ve dama atarmış. Bu gelenek ilk dericilikle başlamış çünkü Ahi teşkilatını kuran Ahi Evran, debbahtır. Atılan pabuç, damdan katiyen indirilemez, sanatkâr da bir daha o işi yapamaz.” şeklinde konuşuyor. “Allah'a şükürler olsun benim hiç pabucum dama atılmadı. 42 senedir çalışıyorum ve yaptığım tüm ahşap ürünlerden sorumluyum, hepsi benim garantim altındadır.” diyen Yazıcı, 2017 yılında ahilik kaftanını kuşanmış. Yılın Ahi Babası seçilen ve ‘Sanat hayatımda aldığım en yüksek unvan’ değerlendirmesini yapan usta, başkalarına tavsiye de bulunmayı da ihmal etmiyor. Yazıcı, “Endüstriyel ürünlerle yarışmak yerine atölyelerde marifetlerinizi yarıştırın. Belki çok kazanmazsınız ama kaybetmezsiniz de.” diyor.

Önümüzdeki günlerde bir cami için minber, kürsü, müezzin mahfili ile giriş kapısı yapacağını söyleyen, ancak önce ders çalışması gerektiği vurgusunu yapan Suat Yazıcı ile söyleşimizin son dakikalarını atölyeyi dolaşarak geçiriyoruz. Atölyesinde bir kereste mağazasından çok daha fazla çeşit ağacı görebileceğiniz Suat Usta, bahçede sıralı kestane ağaçlarının işlemeye hazırlık sürecini de anlatıyor. “Borçka’dan gelen kestaneler, 2016 yılının Mayıs ayından bu yana sabah 09.00, akşam 17.00 günde iki kez sulanıyor. Bu kış da iki kez üzerlerine kar yağması gerekiyor. Böylece ağaç, acı suyunu salıyor ve rengi de bembeyaz oluyor.” diyen Suat Yazıcı, “Zahmetsiz rahmet olmaz, kafanızı, bileğinizi yoracaksınız. Unutmayın ki bu hem kolay, hem de güzel olan yoldur.” diyerek sözlerini noktalıyor.

İSMEK El Sanatları Dergisi 25 İNDİR

Bu yazı 52 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK