Seramik

Türkiye’nin İlk Kadın Seramik Sanatçısı Merhum Füreya Koralın Anısına

  • #
Füreya Koral… Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı o. Köklü bir Osmanlı ailesi olan Şakir Paşa Ailesi’nin bir ferdi olarak doğdu. Elinin seramik çamuruna değdiği ilk günden itibaren sanatı tek tutkusu oldu. Seramik, onun için yalnızca bir süs eşyası, bir tüketim malı değildi. Kendi deyişiyle, “Dünyayı ifade etmek, kendi dünyasını yaşamak, paylaşabilmek için bir araç” idi. Günümüz seramik sanatçılarının pek çoğunun örnek aldığı büyük usta istedi ki, ürettiği bir çini tabakta, zengin veya fakir herkes yemek yesin. Eserleri sadece müzelerde yer alsın istemedi hiç. Bunun için, “Sanatı müzelere hapsetmek yok!” dedi. Batı kültürüne hayran olmasına rağmen, eserlerinde doğup büyüdüğü toprakların etkisi hep ağır bastı. “Tepeden tırnağa Bizans, İstanbul ve Anadolu imişim meğer.” sözleri bunun bir itirafı âdeta.

Mevsim dönmüş, leyleklerin göç zamanı gelmişti. Anne ve küçük kızı için uzun gagalı, ince uzun bacaklı bu zarif kuşları uğurlama vakti gelip çatmıştı. Serin ada sabahında köşkün merdivenlerini, ev ahalisini rahatsız etmemek için parmaklarının ucunda çıktı Hakkıye Hanım. Odasına girip küçük kızını tatlı uykusundan uyandırdı. Anne-kız, kuşların uzak diyarlar için hep birlikte kanat çırpışlarını izleyecek olmanın heyecanı ve iç burukluğu karışımı bir duyguyla, Büyükada’nın, kuşların göçünü en iyi gören yerine vardı. Leylekler serin havayı kanatlarının altına almış gökyüzünde süzülürken, Hakkıye Hanım ve kızı, seneye görüşmek dileğiyle veda etti göçmen kuşlara. Küçük kızın, keskin çam ve denizin kokusu eşliğinde annesiyle birlikte her yıl tanıklık ettiği o muhteşem göç seremonisinin izleri, gelecekte üreteceği şahane seramik kuş formlarında kendini gösterecekti. Leyleklerin göçüne tanıklığın onda bıraktığı etkiyi, seneler sonra “Bu sahne benim bütün hayatımı etkilemiştir.” sözleriyle anlatacaktı küçük kız.

Büyükada’da yeşillikler içerisindeki o köşk, köklü bir Osmanlı ailesi olan meşhur Şakir Paşa Ailesi’nin hep birlikte yaşadığı köşkün ta kendisi. Annesi Hakkıye Hanım’la birlikte leyleklerin göçünü seyre dalan küçük kız da Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk kadın seramik sanatçısı Füreya Koral’dan başkası değil. Seramik sanatının duayeni hakkında bir yazı kaleme almamıza vesile olan şey, Kale Grubu tarafından düzenlenen “Füreya” retropersfektif sergisi. Beşiktaş Sıraevler’deki sergi bizi, hayatı ünlü edebiyatçı Ayşe Kulin’in “Füreya” romanına konu olan Koral’ın iç dünyasına ve elbette sanat serüvenine doğru keyifli bir yolculuğa götürdü.

İki bölümden oluşan sergiyi, Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi mezunu Zehra Betül Güler’in refakatinde gezdik. Küratörlüğünü Karoly Aliotti, Nilüfer Şaşmazer ve Farah Aksoy’un yaptığı serginin ilk bölümünde Füreya Koral’ın hayatına mercek tutulurken, ikinci bölümde de eserlerine yer verildiğini ifade etti Güler. Refakatçimiz, serginin ilk bölümünü gezerken sanatçının hayatı hakkında pek çok bilgiyi paylaştı bizimle.


Şakir Paşa Ailesi Sanatçı Membaı

1910 yılında dedesi Şakir Paşa’nın Büyükada’daki köşkünde dünyaya gözlerini açmış Füreya Koral. Şakir Paşa Konağı’nın kendisi ve sanatı üzerindeki etkilerini, “Biz Şakir Paşa Köşkü’nün çocukları, sanki bir ana-babanın değil de, bu ahşap Osmanlı konağının tohumlarıydık. Köşk, bizi dokuz ay yerine yıllarca rahminde taşımış gibi, genlerimize sinmiş, iliklerimize işlemiş ve bize özsuyunu vermiştir. Sonraki yaşamlarımızda edindiğimiz her birikim ve tecrübe, her acı ve sevinç, her kazanım ve kayıp, o konağın ruhumuzu yapılayan harcının üstüne eklenmiştir.” sözleriyle ifade eder sanatçı. Gerçekten de o köşkte yaşadığı süre içerisinde aile; sevinci, mutluluğu, acıyı, kederi kısacası insana dair her türlü duyguyu yaşar.

Füreya Koral’ı tanımak için, sergi alanında bir duvara resmedilen Şakir Paşa Ailesi’ne ait soy ağacından biraz bahsedelim. Büyükada’daki köşkün sahibi Şakir Paşa, vaktiyle 2. Abdülhamit döneminde sadrazamlık yapmış olan Cevat Paşa’nın yaveridir. 2. Abdülhamit’in talimatıyla Şam’da görevlendirilen Cevat Paşa burada verem hastalığına yakalanır ve İstanbul’a döndükten bir süre sonra vefat eder. Kardeşinin ölümünün ardından iktidarla ters düşen Şakir Paşa, görevinden istifa eder ve ailenin uzun yıllar bir arada yaşayacağı Büyükada’ya taşınır. Büyükada’daki evde ikinci kuşak çocuklar, Füreya’nın teyzeleri Fahrelnisa ve Aliye Berger dünyaya gelir. Ağabeyi Şakir ve Füreya’nın ardından ağabeyinin kızı Sara -ki yıllar sonra Füreya, 18 yaşını doldurduğu gün onu evlat edinir- Büyükada’da doğar. Şakir Paşa’nın diğer çocukları Cevat Şahir, Hakkiye, Ayşe ve Suat Şakir, Nişantaşı’ndaki evde doğmuştur.

Çocuklar büyüyüp kendi ailelerini kurdukça aile genişler, yukarıda da belirttiğimiz üzere büyük sevinçler ve gurur veren olayların yanı sıra büyük kırgınlıklar, acılar da yaşanır. Acılar da sevinçler de hep uç noktalarda yaşanır Şakir Paşa Ailesi’nde. İşin magazin boyutu bir yana, biz ailenin, Füreya’nın hayatına da yön veren sanatçı yönüne değinelim. Zira Şakir Paşa’nın bizzat kendisi gibi, çocuklarının da hepsi sanatçı ruhludur. Söz gelimi bir tartışma sonucunda babası Şakir Paşa’yı vuran ve ölümüne sebep olan Cevat Şakir (Kabaağaçlı), hepimizin yakından tanıdığı “Halikarnas Balıkçısı”nın ta kendisidir. Ressam Fahrelnisa Zeyd, gravür sanatçısı Aliye Berger, oyuncu Şirin Devrim. Ve tabii ki Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı Füreya Koral… Sergide yer verilen desen çalışmasından, annesi Hakkıye Hanım’ın da resme yeteneği olduğu anlaşılıyor.

Füreya 4 yaşındayken, dedesi Şakir Paşa, oğlu Cevat Şakir -bildiğimiz adıyla Halikarnas Balıkçısı- tarafından vurulur. Şakir Paşa’nın vefatından 40 gün sonra da 1. Dünya Savaşı patlak verir. Savaş döneminde tüm Anadolu halkı gibi Şakir Paşa Ailesi de zor bir döneme girer. Fakat şartlar ne kadar kötü olursa olsun, aile çocukların eğitiminden asla ödün vermez. Küçük Füreya, keman ve Fransızca derslerine devam eder. Sergide Füreya’nın hayatını anlatan bölümü gezerken Mustafa Kemal ve eşi Latife Hanım’ın birlikte imzaladıkları bir not dikkatimizi çekti.

Latife Hanım’ın, Hakkıye Hanım’ın yakın dostu olduğu bilgisini verdikten sonra, Cumhuriyet’in ilk yılında Füreya daha 13 yaşındayken defterine kaydedilen notta ne yazdığını paylaşalım; “Füreya Hanım millete ifa edeceğin vazife mühimdir, bunu bir hatırından çıkarma, ona göre çalış hazırlan. Latife-Mustafa Kemal 1923.” Füreya, Mustafa Kemal-Latife imzalı bu defteri, ilk kişisel sergisinde anı defteri olarak kullanır. Sergiye gelip defteri imzalayanlar arasında dönemin önemli sanat tarihçilerinden Sir Herbert Read, ünlü fotoğraf sanatçısı Henri Cartier-Breszon, Bülent Ecevit ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın imzası vardır. Liseye Fransız Notre Dame de Sion’da başlayan, ancak diplomasını Hususi Musevi Lisesi’nden alan Füreya, -Mustafa Kemal imzalı o notun kendisinde yarattığı etkiyle- ne yapabileceği, milletine nasıl faydalı olabileceği konusunda ciddi bir şekilde kafa yorar. Liseden sonra tıp eğitimi almak ister Füreya, ancak anatomi öğrenirken kadavrayla baş başa kalınca bunun kendisi için uygun olmadığına karar verir ve okulu bırakır. Ardından felsefeye yönelir ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne kaydolur, mezun olmadan okuldan ayrılır. Eğitimle ilgili kararsızlığı, onun hakkında bir parça ayran gönüllü olduğu fikrine sevk edebilir bazı okurları. Fakat yazının ileriki bölümlerinde bunun böyle olmadığını birlikte göreceğiz.

Sergide dikkatimizi çeken bir diğer şey de Füreya’nın düğün fotoğrafıydı. Sergi rehberimizin anlattığına göre, Füreya Koral 1930 yılında, 20 yaşındayken Bursalı köklü bir aileden gelen Selahattin Karacabey’le evlenir. Bu evlilik iki yıl kadar sürer. Eşinden şiddet gören Füreya’nın hamileyken bebeğini kaybetmesi, hayatında önemli bir travmaya yol açar. Eşinden boşanıp İstanbul’a, ailesinin yanına döner. Babası Emin Koral’ın, Mustafa Kemal’e ve çevresine yakınlığı, birkaç yıl sonra Füreya’nın, kendisinden 33 yaş büyük Kılıç Ali ile tanışıp evlenmesine vesile olur.

Bir süre Ankara’da yaşayan Füreya’nın, dönemin siyaset, sanat, edebiyat çevrelerinden önemli isimlerin konuk olduğu meşhur davetlerinden biri için hazırladığı yemek mönüsü de serginin ilgi çekenlerindendi. Küçük bir kâğıda not edilmiş yemek listesinde, Füreya’nın sofrasına konuk olan Mustafa Kemal’in, yazının simetrisine uygun biçimde attığı imzası dikkat çekiciydi. Mustafa Kemal’in 1938 yılında vefatından bir yıl sonra Füreya ve eşi, Ankara’dan İstanbul’a taşınır. Çocukluğundan itibaren keman eğitimi alan sanatçı, bir süre o dönemin Vatan Gazetesi’nde müzik eleştiri yazıları kaleme alır. Toplamda 200’e yakın eser, belge ve fotoğrafın yer aldığı sergide bu yazılarından da örnekler vardı.


Seramik Aşkı Hastane Odasında Filizlendi

İstanbul’da döndükten birkaç yıl sonra Füreya verem hastalığına yakalanır. İstanbul’da başlayan tedavisi, 1947 yılında gittiği İsviçre’deki bir sanatoryumda devam eder. Orada tedavi gördüğü iki yıllık süre içinde teyzeleri Fahrelnisa Zeyd ve Aliye Berger, onu hiç yalnız bırakmaz. Hastane odasında sıkılmasın, kendini iyi hissetsin diye sürekli kitap, resim malzemeleri götürürler ona.

Füreya, “Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı Füreya Koral” olma yolundaki ilk adımını İsviçre Leysin’deki hastane odasında atar. Nasıl mı? Teyzesi Aliye Berger, bir gün hastanede yattığı sırada oyalanması için ona plastik hamurlar getirir. O plastik malzemeyle uğraşmanın, şekil vermenin kendisine iyi geldiğini fark eder. Füreya’nın seramik tutkusu işte böylece filizlenmeye başlar. Tedavi görüp veremden kurtulur, fakat bu kez de iflah olmaz başka bir hastalığa yakalanır. Seramik artık, onun için hayatın merkezindedir. Yıllar sonra, adından söz ettiren başarılı bir seramik sanatçısı olarak sanat serüveninin nasıl başladığı anlatırken, “Benim seramiğe başlamamda mutlu bir olaydan söz edemeyeceğim.” diyecektir.

Hem tedavisine devam etmek hem de seramik sanatını hakkıyla öğrenmek ve bu alanda kendini geliştirmek için 1949 yılında Paris’e gider Füreya. Avrupa’nın bu sanat şehrinde, o dönemin ünlü Fransız seramik sanatçılarından Georges Serré’ın yanına gider ve güzel sanatlar akademisine gitmek istediğini söyler. Fransız seramikçi Füreya’daki ışığı görmüş olacak ki, akademiye gitmesinin onun için vakit kaybı olacağını ve bir an önce atölyeye girip üretime başlamasını söyler. Bunun üzerine o da Georges Serré’ın yardımıyla Paris’te, şehir merkezinden biraz uzakta bir atölye bulur kendisine ve orada seramik çalışmalarına başlar. Füreya ile birlikte üç kişinin çalıştığı endüstriyel bir atölyedir burası.

Paris’te kaldığı süre içerisinde bir yandan seramik üretimlerini gerçekleştirirken, bir yandan da kentin kültürel zenginliğinden olabildiğince faydalanmaya gayret eder. Atölye çalışmalarından arta kalan zamanlarında sanat galerilerine gidip sergileri gezer, müzeleri ziyaret eder. Hemen her sergide boy gösteren Füreya, Fransız sanat camiasında da fark edilir. Sanat eleştirmenleri Jacques Lassaigne ve Charles Estienne onunla tanışıp, çalışmalarını görmek ister. Her iki eleştirmenin desteği ve teşvikiyle Füreya, 1951 yılında, Galeri Maya’da ilk sergisini açar.

Eserlerinde Tepeden Tırnağa Anadolu’nun İzleri

Ölümünün 20. yılı anısına düzenlenen Sıraevler’deki sergide, Füreya’nın Paris’teki ilk kişisel sergisinin afişini de görebildik. Afişte gözümüze çarpan Bursa İznik çini motif detayları bize, sanatçının Anadolu kültüründen kopamamış olduğunu düşündürdü. Kendisi de bir söyleşisinde, Batı kültürüne hep hayran olmasına rağmen, doğup büyüdüğü toprakların etkisinde kaldığını şu sözlerle dile getirir; “… Bense kendimi hiç Doğu’ya ait hissetmedim yaşamım boyunca. Bir gün seramiğe başladığımda bir de ne göreyim, içimden taşan tüm imgeler, hayranı olduğum Batı toplumunun zevkini, felsefesini, biçimini değil, benim doğup büyüdüğüm toprakların renklerini, biçimlerini, simgelerini yansıtıyor. Ben Osmanlı laleleri, karanfilleri ve söğütlerinin, Kütahya yeşilinin, kiremit kırmızısının hele de Akdeniz turkuazının tutsağı imişim. Ben tepeden tırnağa Bizans, İstanbul ve Anadolu imişim meğer.”

Resim, litografi ve seramik gibi farklı alanlardaki çalışmalarının yer aldığı Paris’teki sergi çok beğenilir. Fransız gazetelerinde sergiyle ilgili “Bir Türk kadının eserleri Doğu ile Batı’nın bir sentezini yansıtıyor.” şeklinde yorumlara yer verilir. Aynı yıl yurda dönen sanatçı, sergiyi bu kez İstanbul’da açmak ister. Füreya Koral’ın eserleri 1951’in Kasım ayında, o dönem Türkiye’deki ilk özel galeri olan Adalet Cimcoz’un kurduğu Galeri Maya’da sanatseverlerle buluşur. Paris’te büyük beğeni toplamasına karşın, sergi İstanbul’da bazı eleştirilere maruz kalır. Füreya Koral’ın sergide yer verdiği seramik panolar, eleştirilerden en çok nasibini alan çalışmalar olur. O dönemin sanat çevrelerine göre, seramik üç boyutlu formda olmalıdır, pano şeklinde değil. Füreya ise hayatını anlatan belgeselde bu eleştirilere dair, “Bizim insanımız camiye gittiği zaman duvarda bir çini görmeye alışık. Bir sergiye veya bir müzeye gittiği zaman bu şekilde bir pano görmeye alışık değil, normal bir eleştiri bu.” der.

Seramik alanında kendini geliştirmek için Paris’e gidip geldiği dönemde Füreya bir yandan da tedavi görmeye devam eder. Doktorunun tavsiyesine uyarak ameliyat olmaya karar verir. O dönemin şartlarında oldukça riskli sayılan bir ameliyatla akciğerinin bir parçası alınır. Birkaç aylık nekahet döneminin ardından veremden tamamen kurtulmuş olarak İstanbul’a döner. Paris’e gidiş gelişler, oradaki tedavi masrafları maddi açıdan hayli zorlamış olacak ki, eşi ile birlikte yaşadıkları Harbiye’de El Irak Apartmanı’ndaki dairedeki pek çok eşyayı, gazete ilanıyla duyurduğu müzayedede satışa çıkarır.

Füreya, kendini tamamen sanatına vermiştir artık. Evini bir seramik atölyesine dönüştürür. Seramiklerini, Paris’ten dönüşte beraberinde getirdiği kendi fırınında pişirir. Paris’te yaptırdığı bu fırını Türkiye’ye getirirken, o dönem tarifede bir tanımı olmadığından gümrükten ‘ekmek fırını’ olarak geçirttiğini hatırlatmadan geçmeyelim. Füreya’nın korunaklı ve kapalı bir çevrede geçen hayatı, atölyenin varlığı ve buraya uğrayan entelektüel dostlarıyla bohem bir havaya bürünür. Eşi, Füreya’nın sanat üretiminin bir parçası olan bohem hayatını bir türlü kabul edemez ve çift bir süre sonra boşanır.

Füreya evini ve atölyesini, El Irak Apartmanı’ndan Şakir Paşa Apartmanı’nın giriş katına taşır. Bu yeni atölye; Ayda Arel, Bingül Başarır, Alev Ebüzziya Siesbye, Candeğer Furtun, Binay Kaya, Mehmet Tüzüm Kızılcan ve Leyla Sayar’ın (Akkoyunlu) da aralarında bulunduğu genç seramik sanatçıları için önemli bir buluşma noktası olur. Burası aynı zamanda Melih Cevdet Anday, Adalet Cimcoz, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Yaşar Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar ve elbette dayısı Cevat Şakir Kabaağaçlı gibi dönemin önemli kültür ve sanat simalarının da uğrak yeri haline gelir.


Seramik Tabakları Duvarları Süsledi

Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı Füreya Koral, 1957 yılında Rockefeller Bursu ile Amerika’ya davet edilir. Amerika’daki bursun ardından Füreya, Meksiya’ya gider ve burada Aztek ve Maya kültürlerine dair araştırmalar yapar. Meksika’da yaygın olan duvar resmi geleneği, Füreya’nın sanatın müzelere hapsolmaması yönündeki inancını pekiştirir ve halka açık mekânlara yapacağı büyük panoların yolunu açar. Meksika’da kaldığı bir aylık süre içerisinde bir sergi de açar. Bu sergiye dair afişleri de “Füreya Koral Retroperspektif Sergisi”nde görebildiğimizi belirtelim.

Sergide yer alan seramik tabaklar ile Füreya’nın farklı tekniklerle ürettiği seramik panolardan da söz etmemek olmaz. Sanatçının, “Bu tabakları yemek tabakları olarak düşlemedim, duvar tabağı olarak düşledim. Üçü-beşi bir araya geldiğinde değişik bir pano görüntüsü versin istedim.” dediği tabaklardan birinde kendi el izi vardı. Tek renk kullandığı bu tabağı beyaz çalışmış usta seramikçi. Füreya’nın Büyükada yaşantısının izlerini taşıyan kuş figürlü tabaklar da sergi alanında yer bulmuştu. Sergiyi gezerken bize eşlik eden Zehra Betül Güler, 1950’li yıllardan itibaren Füreya’nın duvar panoları kadar sehpa çalışmalarını da yoğunlaştırdığını anlattı. Seramik çalışmalarıyla birlikte sergi alanında sıkça gördüğümüz Füreya’ya ait fotoğrafların da ünlü fotoğraf sanatçısı Ara Güler tarafından çekilmiş olduklarını da hatırlattı.

Serginin bölümlerinden birinde ortaya kurulan büyük bir yemek masanın üzerinde Füreya Koral’ın porselen üretimleri vardı. Masadaki yemek takımının, sanatçının, İstanbul Porselen ile birlikte hazırlamış olduğu seri olduğunu belirtti sergi refakatçimiz. “Porselenin inceliğine ve şeffaf olmasına önem vermiş Füreya Koral. Fincanlara dikkatli bakıldığında ne kadar ince olduğu görülüyor zaten. Bir de Füreya herkesin ulaşabileceği fiyatlarda olmasını istiyor bu ürünlerin. Burada gördüğünüz seri de, onun kendi evinde kullanmış olduğu seri.” diye konuştu.

Çalışmalarının herkesin ulaşabileceği fiyatlarda olmasına konusunda, Gazeteci-Yazar Zeynep Oral’ın, Milliyet Sanat’ta yayımlanan 1993 tarihli “Füreya” başlıklı makalesinde de yer bulan şu sözlerle dile getirir Füreya; “Benim için seramik her şeyden önce bir araç, kitap, müzik gibi. Dünyayı ifade etmek, kendi dünyamı yaşamak, yaşayabilmek için, paylaşabilmek için bir araç. Yani seramik yalnızca bir süs eşyası bir tüketim malı değil. İstiyorum ki yaptığım çini tabakta en fakir ev yemek yesin... Benim çinilerim herkesin olsun. Yaptığım masa her evde bulunsun. Bir ocak yapmalıyım çiniden, güzel bir merdiven başı. Kahve fincanlarım olsun bütün kahvelerde. Zengin-fakir, iyi-kötü bütün evlerde. Genç-ihtiyar bütün ellerde. Sanatı müzelerde hapsetmek yok. O sanat ölü sanattır. Çağımıza yakışmaz.”

Sergi alanını anlatmaya devam edelim. Büyükçe bir masanın üzerinde Füreya’nın çeşitli seramik tasarımları vardı. Bir arkadaşına hediye olarak yaptığı pipoluk, kuş figürlü mumluklar, turkuaz rengi tabaklar, vazolar… Dikdörtgen masanın kısa kenarının hemen arkasında bulunan siyah-beyaz fotoğrafta Füreya, hayranlıkla eserlerine bakıyordu. Masadaki seramikler arasında birkaç fincan duruyordu. Sade ama zarif fincanlar… Füreya, 1958 yılında Ekspo Brüksel Fuarı’nda sergilenmek üzere üretmiş bu fincanları. Fuara Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eder Eyüboğlu gibi sanatçılarla birlikte katılır Füreya. Güler’in anlattığına göre, fuara katılırken ilk başta biraz çekimserlik yaşar sanatçı. “Bedri Rahmi’nin büyük boyutlu panosu dururken benim fincanlarım dikkat çekmez.” diye düşünür hatta. Ama beklediğinin aksine, büyük bir ilgi görür çalışmaları.

Mimari Yapıların Süsü Füreya Panoları

Paris’te yaşayan teyzesi Fahrelnisa Zeyd, Füreya’ya yazdığı bir mektupta, “Büyük boyutlu panolar yaparken hayal ediyorum seni.” der. Aradan ne kadar süre geçti bilinmez ama Füreya da teyzesine gönderdiği bir mektupta, “Artık gerçekten ustalarla birlikte bu iskelenin üzerinde çalışan ben miyim?” diye yazar. Zarfın içerisine, bir yapının ön cephesine kurulan inşaat iskelesine çıkmış olduğu fotoğrafını da koyar Füreya. Sözünü ettiğimiz bu yapı, Füreya’nın panolarıyla bezediği pek çok mimari yapıdan biri olan İstanbul-Unkapanı’ndaki İstanbul Manifaturacılar ve Kumaşçılar Çarşısı (İMÇ).

Sanat yaşamı boyunca farklı tekniklerle sayısız obje üretmiş olan Füreya’nın, sanat tarihi literatüründe, duvar seramiğini mimariye dahil ettiği eserleriyle yer bulduğunu hatırlattıktan sonra büyük boyutlu seramik duvar panolarının, İMÇ’nin dışında pek çok mimari eseri tamamladığını belirtelim. Ankara’da Ulus Çarşısı ve Tam Sigorta binası, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, İstanbul’da Divan Oteli ve Sheraton Oteli duvar panoları bunlardan bazıları. Seramiği dev duvarlara taşıması, onun, sanatında çağdaşlarının ilerisinde olduğunu gösterir bir özelliği. Evlat edindiği yeğeni Sara, yaptığı bir söyleşide, halasının, devrin önünde olduğunu kabul etmediğini söyler. Hatta anlattığına göre Füreya, kendisini bırakın çağın ilerisinde görmeyi, her yaptığını yetersiz görür, daha iyisini ve mükemmelini yapmak isterdi.

Füreya Koral 87 yıllık yaşamına, vefatından önceki son on yılda ürettiği “Evler” (1985), “Yürüyen İnsanlar” (1990) serileri gibi pek çok eser sığdırır. Türkiye’de ve yurt dışında toplam 32 sergi açar. Üretmenin, ürüterek mutlu olmanın keyfini doyasıya yaşadı Füreya. Yaşamı boyunca tatmak istediği her türlü duyguyu, -çok istediği evlat sevgisi hariç- tattığını, Ayşe Kulin’in “Füreya” adlı romanında yer bulan şu sözleriyle dile getirir; “Ne keyif verdiyse bana yaptım hepsini de. Sigarayı eksik ciğerime rağmen düşürmedim dudaklarımdan. Hediye vermeyi çok severdim, param olduğu sürece pahalı armağanlar verdim eşime, dostuma...”

Sevinç, mutluluk, hüzün, keder, hastalık, sağlık, zenginlik, yokluk, insana dair ne varsa her türlü duyguyu ve durumu yaşadığı 87 yıllık yaşamı, 1997 yılında sona erer. Füreya şimdi, dünyaya gözlerini açtığı yerde, Büyükada’da yatıyor.

İSMEK El Sanatları Dergisi 25 İNDİR

Bu yazı 43 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK