Resim

Hayatın Detaylarına Dokunan Ressam

  • #


Yazı: Hafize Ergene

Ressam ve sanat eğitimcisi Mukadder Özdemir Balakoğlu, bazen sanatçıların yaptığı en büyük hatanın, hayatı sadece sanattan ibaret saymaları olduğunu düşünüyor. “Sanat, insanın hayatla bağ kurması için var.” diyen Balakoğlu, bir ressam olarak kendisini yaptığı “dokulu” resimlerle ifade ediyor. Doku, onun çalışmalarının olmazsa olmazı. "Çizdiğim Bozduğum Yaşadığım İstanbul" adlı son sergisi de dokuyu ne denli önemsediğini ortaya koyuyor. Balat’taki atölyesinde ziyaret ettiğimiz usta ressamla, resim serüveninden sanat eğitimciliğine, İstanbul tutkusundan sergilerine kadar pek çok şey konuştuk.

İki yaşlarında bir çocuk, büyük bir şaşkınlık ve hayranlıkla halasına bakıyor. Halasının elinde bir kalem, boş bulduğu bir kitabın arka sayfasına bir şeyler çiziyor. Saçları dalga dalga, topuklu ayakkabı giymiş bir kadın resmi bu. Çocuğun hayatında ilk kez tanık olduğu, etkilendiği, büyülendiği bir an. Sadece bir kalem ve bir kâğıt, gerisi yapanın maharetine kalan bir eylem sonucunda orada duran bir figür. Belki de küçük bir çocuğun belleğinde yer ediyor ve ilk imge olarak anılarına yerleşiyor. Seneler sonra onu ressam olmaya yönlendiriyor. Maddenin özünü aramaya, hayatın detaylarını resmetmeye meraklanıyor. Bu merakla büyüyor, hayallerini gerçekleştiriyor, dokununca hissedebileceğiniz resimler yansıyor tuvaline. Bu iki yaşındaki çocuk, “Öncelikle ben bir sanat eğitimcisiyim.” diyen, her geçen gün eğitimcilik coşkusunu arttıran ve dokularla olan hesaplaşmalarıyla bilinen Mukadder Özdemir Balakoğlu’ndan başkası değil.

Şu an elinizde tuttuğunuz İSMEK El Sanatları Dergisi’nin önceki sayılarında birçok kez imzasını gördüğünüz, engin sanat tarihi bilgisiyle kaleme aldığı makalelerini büyük bir zevkle okuduğunuz Mukadder Özdemir Balakoğlu ile röportaj yapma heyecanıyla doluyuz. Ressam ve sanat eğitimcisi olan Balakoğlu’nun Balat’ta bulunan atölyesine gitme zamanı. Bizi gerçekten çok sıcak karşılayan Balakoğlu’na sorulacak çok sorumuz var. Belki siz de bizimle birlikte bu ana tanıklık etmek isterseniz diye sohbetimizi kaleme aldık.

Son olarak "Çizdiğim Bozduğum Yaşadığım İstanbul" sergisini sanatseverlerle buluşturan Balakoğlu ile çocukluğundan sanat eğitimciliğine, sergilerine kadar pek çok konuyu konuştuk. Dokulu resimleriyle bilinen ve her fırsatta öncelikle bir sanat eğitimcisi olduğunu dile getiren ressama, sanata olan ilgisini ne zaman ve nasıl fark ettiğini soruyoruz ilk olarak. Balakoğlu’ndan ilkokula yeni başladığı dönemde bile perspektifli resimler çizdiğini öğreniyoruz.


“Şairler Bile Yazamaz, Ressamlar Bile Çizemez”

Balakoğlu, sanatın her dalı için yetenekten ziyade eğitimin çok önemli olduğunu söylüyor. Ona göre sanatsal başarının Tanrının bir lütfu olduğunun düşünülmesi çok eskide kalan bir düşünce ve bu alanda başarılı işler yapmak eğitimden geçiyor. Öyle ki aslında doğduğumuzda bu yetenek herkeste var olan bir şey. Sadece bunu eğitimle geliştirmek ve önemsemek gerekiyor. “Daha ilkokul 1’e giderken perspektifli masa çiziyordum. Demek ki bunu görüyordum, demek ki biri bana göstermiş perspektifin nasıl bir şey olduğunu.” diyen Balakoğlu, henüz okuma yazma bilmeyen çocuklar için resmin bir dil biçimi olduğuna dikkat çekiyor. Çocukların resme ilgilerini anlatırken, “Çizdikleriyle bize bir dünya sunuyor çocuklar. Görme biçimlerini, ilgi alanlarını, psikolojilerini, kişisel problemlerini, evrenle ilişkilerini, her şeyi çizdikleriyle anlatıyorlar. Çocukların resim çizmesi, onlar için nefes almak gibi bir şey. Onları motive etmeye, güdülemeye gerek yoktur. Malzeme bulsunlar çizerler. Duvarları çizerler mesela. ‘Ama neden kirlettin’ derseniz, bu onları resimden soğutmaya yeter, çok hassastırlar çünkü.” diye konuşuyor.

Balakoğlu bu açıdan kendisinin çok şanslı bir çocukluk geçirdiğini belirtiyor. Söylediğine göre babası, o çocukken yaptığı her resmi beğenir, minik kızını onure edermiş. Söz babasına gelince duygulanan Balakoğlu şöyle devam ediyor; “Babam yaptığımız resimlere ‘Bunu benim çocuğum yaptı.’ der ve hemen onu en güzel yerlere asardı. Hâlâ duygulanırım bunu düşündükçe. Bu açıdan çok şanslıydım ben. Babam yaptığım resimleri gördükçe ‘Biliyor musun kızım, bunu şairler bile yazamaz, ressamlar bile çizemez.’ derdi. Gönülden kucaklardı yaptıklarımı. Bu da daha o yaşta yaptığımız işe saygı göstermemi sağladı.”

Babası onun sanatla ilgilenmesini destekliyormuş desteklemesine, ancak konu eğitime gelince iş anlamında daha ‘garanti’ bir bölümü tercih etmesi yönünde telkinlerde bulunmayı da ihmal etmiyormuş. Bu yönlendirmelerle Mukadder Özdemir Balakoğlu, sınava girdiği ilk yıl Kocaeli Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nü kazanmış. Hem içinde olan resim çizme arzusunu tatmin etmek hem de babasının istediği gibi garanti bir iş sahibi olmak için uygun bir adım atan Balakoğlu, babasıyla kayıt olmaya gittiği Kocaeli’nden tam tersi bir kararla geri dönmüş. Baba-kız o gün okula kayıt yaptırmamış. İşte babasıyla birlikte aldıkları bu karar, onu, önce bir sanat eğitimcisi daha sonra bir ressam olmaya yönlendiren çok önemli bir adım olmuş.

Okula kayıt yaptırmadan Kocaeli’nden dönen sanatçı, o hafta Marmara Üniversitesi’nin yetenek sınavına başvurmuş. 1980 darbesinin yapıldığı o yıl, yetenek sınavına girmeyi beklerken, bir yandan da köşede bir resim çiziyormuş. O günkü anısını kendisinden dinleyelim; “Kapının yanında askerler vardı. Kendi aralarında ‘Kapının orada oturan kız ne güzel çiziyor’ diye konuşuyorlardı. Kimi kastettiklerini anlamadım ilk anda. Sonra bir baktım kapının yanında oturan benmişim. (Gülüyor) İyi çiziyorum galiba, diye düşündüm o an. Sınava 150 kişi almışlardı. Onlardan biri de bendim.”

“Eğitimci Olmak, Sanatçı Olmaktan Daha Zordur”

Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim İş Ana Sanat Dalı’nda tamamladığı üniversite eğitiminin ardından Balakoğlu, 7 yıl Boğaziçi İmar Müdürlüğü’nde kurum ressamı olarak görev almış. Ardından 3 yıl Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı öğretmenlik yapmış. 1995 yılında da 14 yıl boyunca öğretim görevlisi olarak görev yapacağı Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ne gitmiş. Emekli olduktan sonra ise İstanbul’a geri dönen ve eğitim vermekten asla vazgeçemeyecek gibi görünen ressam, bir sanat eğitmeni olarak devam ettiği yıllara ek olarak emeklilik döneminde de bu yönünü köreltmemiş. Sanatçı, halen Yıldız Teknik Üniversitesi’nde eğitim vermeye devam ediyor. “Ders için çağırıyorlar ve ben de ‘Bize iş düştü’ diyorum. Çünkü ben bir sanat eğitimcisiyim. Ama bir şeyin eğitimcisi olabilmek için onu yapabilmek, ciddi bir şekilde açıklayabilmek ve söyleyebilmek durumundasınız. Sanatçı olmaktan daha zordur eğitimci olmak. Yaşadığım ve elimden geldiği sürece, bana bir şey düştüğü zaman, işi gücü bırakıp önce üniversitedeki derse gidiyorum.” diye konuşan Balakoğlu, sanat eğitiminin, insan hayatı için çok önemli olduğuna vurgu yapıyor.

“Sanat Eğitimi, Aslında Tam Bir ‘Kişilik’ Eğitimidir”

“Sanat eğitiminin zayıf olması insan kalitesi üzerinde olumsuz etkiler yapıyor. Sanat eğitimi aslında tam bir kişilik eğitimidir.” şeklinde konuşan Mukadder Özdemir Balakoğlu, ciddi bir sanat eğitimi alan her insanın, çok daha farklı anne-baba, marangoz, bakkal, hâkim olabileceğini düşünüyor. Çünkü ona göre hayatla bağımızı bu görsel çözümlemelerimiz ve bağlar kuruyor. Usta ressam, görsel çözümlemelerin, gözümüzü terbiye ettiğini ve direkt kişiliğimize etki eden bir şey olduğunun altını çizerek, “Aslında görerek başlar her şey. Görerek ilk ilişkiyi kurarız. Bilim bile önce görerek başlar, sonra incelemeye gider. Aslında her insan nasıl müzik mırıldanıyor, nasıl âşıkken şiir yazıyorsa işte öyle doğal bir görme biçimi de var. Ancak bu özelliğimiz yok sayıldığı, önemsenmediği ve sanat eğitimi ihmal edildiği için köreliyor. O yüzden insanlar son derece mutsuz.” sözleriyle, sanatın aslında ne kadar da içimizde var olduğunu anlatıyor bize Balakoğlu. Gerçekten de arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan, onca teknik imkânsızlığa rağmen yapılan duvar resimleri, takılar, çanak-çömlekler o zamanlardan bu yana insanların kendilerini, yaptıkları son derece estetik olan bu şeyler ile ifade ettiklerini ve her dönem estetik kaygı taşıdıklarını göstermiyor mu bize?

Balakoğlu parçası olduğumuz doğayı sorgulayabileceğimiz tek alanın, sanat olduğu görüşünde. Bir toplumun ilerlemesi için temel dinamikleri “din, bilim, felsefe ve sanat” olarak sıralayan usta ressam, “Din zaten bir etkinlik alanı değil, teslimiyet alanı ve değiştirebileceğimiz bir olgu değil. Felsefe, bilim, sanat ise hayata bir şeyler katabileceğimiz alanlar. Bizi bu kadar kuşatan doğa, çevre bizi bu kadar serbest bırakıp bir parçası yaparken, bizim de onu sorgulayabileceğimiz tek alan sanatken, sanata bu kadar duyarsız kalmamalıyız.” diye konuşuyor.


“Sanat olmayınca iç görümüz de zayıf oluyor, duygusal gelişimimiz eksik oluyor, bilgilerimiz de ezberden öteye geçemiyor. Bunlar da üzerimize sadece yük oluyor.” dedikten sonra resim konusunda babasının kendisini teşvik etmesinin, onun için nasıl büyük bir şans olduğuna değiniyor yeniden: “Maalesef ülkemizde 'bir şeyi kazanamadın da resim mi okuyorsun' olarak görülüyor. Hiçbir yer kazanamayanın gidebileceği bir yer gibi. Müzik, resim belki tiyatro bile böyle görülüyor. Sanatın her dalı böyle görülüyor. En son olunabilecek bir şey gibi. Ama ben sanat eğitimi almanın bir şans olduğunu düşünüyorum.”

Dokulu Resimleri Onun Ruhunun Bir Yansıması

Bazen çok ufak bir yaşta olmanıza rağmen hatırlayabildiğiniz bazı sahneler vardır aklınızda. İşte o anlar, hayatınızı yönlendirmenizde önemli bir yere otururlar. Resimle olan ilişkisinin nasıl başladığını sorduğumuz Balakoğlu da çok küçükken yaşadığı, halasıyla ilgili bir anısını paylaşıyor bizimle. “Eskiden kalemi, kâğıdı sadece köy okullarına giderseniz görürdünüz. Ben 1,5- 2 yaşlarındaydım. Bizim evde rafta duran birkaç kitap vardı. Halam da kâğıt bulamadığı için olacak ki, hep bu kitapların boş alanlarına minik resimler çizerdi. Halamın yaptığı bu resimlerden biri de benim gördüğüm ilk resim, ilk figürdü. Ve o anı çok iyi hatırlıyorum. Büyülenmiştim. Tıpkı Mısır resimlerinin geleneksel özelliğini taşıyan frontal oturuşta bir kadın figürüydü. Saçları dalga dalga olan, topuklu ayakkabı giyen bu kadın resmi, hâlâ gözümün önünden gitmez.” diyen Balakoğlu halasının, kendisi gibi şanslı bir dönemde büyümediği için bu ilgisini geliştiremediğini de ekliyor.

Her ressamın muhakkak onu tanımlayan, o olduğunu anlatan bir tarzı vardır ya, Balakoğlu’nu tanımlayacak en belirgin özellik de şüphesiz ki dokulu çalışmaları. Kendisinin de hiç düşünmeden “Beni herhalde dokularımla anarlar.” dediği bu ayırt edici özelliği, eserlerine müthiş bir boyut kazandırmış. Bütünün parçalarına, onların dokularına, kısacası hayatın koşuşturmasında aldanıp hiç dikkat edemediğimiz detaylara dalan Balakoğlu’nun resimleri, çok sahici. Tuvalden çıkan bir diken parçası elinizi yaralayacakmış gibi.

Gerçekten, hayat aslında detaylarda saklı ve parçaya bakmadan, onu kavramadan bütünü anlamak da mümkün değil. Ağacın pütürlü gövdesini ya da yapraktaki o damarlara bakmadan, dokunarak hissetmeden, dallarını incelemeden, ağacın tamamının nasıl bir şey olduğunu anlamak, gökyüzünde güneşin yaydığı ışık huzmelerini fark etmeden, bu büyülü görüntüye hayran olmadan yaşamak herhalde çok üzücü. Detayların her biri hayatın tamamını oluşturuyor. Aslında detaylar hayatın hücreleri. İşte dokularla hesaplaşan Balakoğlu da bakıp geçtiğimiz, belki çok da ilgilenmediğimiz detayları sunuyor bize.

Sanatçıların aynı tarz çalışmalar yapmasının, bunu gerçekten samimiyetle yapıyor ise, o tarzın sanatçıyı temsil etmeye başladığını söyleyen Balakoğlu’nun dokulu çalışmalarına ilk olarak bir fil resmiyle başladığını öğreniyoruz. Fili çizerken onun katmer katmer derisini resimlerken, deyim yerindeyse kendini kaybettiğini dile getiren Balakoğlu, dokulu çalışmaların daha çok ruhu olduğu görüşünde. Bu tür çalışmaların, duyulara dokunan bir gerçekliği olduğunu söyleyen ressam bunun aslında bütündeki parça ilişkisi ve bundan doğan bir hesaplaşma olduğunu söylüyor. Tüm bu detayları, ayrıntılı dokuları büyük bir coşkuyla yaptığını dile getiren ressam, “Ama ben 10 yıl önceki insan değilim ki. Sanatçının kendi içinde değişip kendi kompozisyonunu oluşturması lazım. Onunla anılmak için ısrarla aynı şeyi yapmasında da samimiyetsiz bir durum oluşabiliyor. Sanat hiç samimiyetsizliği kaldıran bir şey değil. Onu samimiyetle yapıyorsanız güzel.” diye ekliyor.

Onun Tablalorına Lütfen Dokunun

Detaylara ve onların dokularına deyim yerindeyse kafayı bu denli takan Balakoğlu, dokulu çalışmalara yönelmesini şu sözlerle dile getiriyor; “Dokusuz resim, resim değil gibi geliyor. Mistik bir yanım var aslında. Görünenin ötesini düşünüyorum, merak ediyorum. Bu da beni tekstüre, maddenin yapısına yönlendiriyor. Öğrenciyken ve gençken, resmin namusu figür olduğu için, devamlı figürle hesaplaşmam vardı. Figür, yani insan, her şeyle ilişkili o nedenle önce insan çizeceksiniz. Daha sonra resimlerinizi kendi anlayışınız ve dünya görüşünüz doğrultusunda şekillendireceksiniz. Ben de hep dokulara yöneldim. Sergilerde hep dokunmayın yazar ya işte ben de tam tersiydi. ‘Lütfen dokunun’ diye yazardım.”

Dokulu çalışmalar yaparken birden İstanbul temalı resimler yapmaya başladığını ve buna nasıl yönlendiğini ise bakın nasıl anlatıyor Balakoğlu; “Dokulu çalışmalar yaparken bir yanım birden şunu dedi: ‘Öyle tutturmuşsun böcek, çiçek, diken, doku doku doku… Bir de görünüm yap’ dedim kendime.” İşte bu düşünceyle ‘Çizdiğim Bozduğum Yaşadığım İstanbul’ sergisi için çalışmalara başlamış usta ressam.

“İstanbul Beni Kucağında Büyüttü”

Son sergisi ile ilgili olarak insanın kendisini evrenle ilişkilendirirken, yaşadığı diyara karşı aidiyet duygusu oluşturduğunu söyleyen Balakoğlu, “Her sanat üreticisi de sanatçı kimliğini oluştururken pek çok kaynaktan beslenir. İçindekilerini kucaklayan İstanbul, kucağında beni de büyüttü ve her zaman etkiledi.” şeklinde konuşuyor. Kendi resim dilinde İstanbul resimleri yaparken, kendi sanat anlayışı ve üslubu ile İstanbul kimliğinin birbirini kucaklamasının temel çabası olduğunu söyleyen sanatçı, “İstanbul kimliğini yansıtmak benim için kendi kimliğim kadar önemliydi.” diye de ekliyor.


İstanbul temalı resimlerde de dokudan asla vazgeçmeyen Balakoğlu son sergisinde İstanbul’u İstanbul yapan detayları göstermiş bize. Görünümlerini de doku temelli oluşturan ve yine hepsinin dokunulası eserler olduğunun altını çizen ressam bir sonraki sergisi için çalışmalara başlamış bile. “Bu sergimin ismi ‘Çizdiğim Bozduğum Yaşadığım İstanbul’. Resimlerimin tümü eski İstanbul’u gösteriyor bize. Eski İstanbul’u neden özlüyoruz? İstanbul’un insanı kucaklayan yönlerini gösteriyor. İstanbul çok kucaklayan bir şehir gerçekten, dünyada böyle bir şehir yok, öyle bir müşfik şehir. Tahammül edilmez sıkıntılar da oluşturuyor. Ama çok büyük güzellikleri de içinde taşıyor. Böyle bir çelişki var İstanbul’da.” diyen Balakoğlu’nun son sergisindeki eserlere baktıkça, huysuz güzelimiz İstanbul’a dair pek çok şeyi hatırlıyoruz ve onu daha çok seviyoruz.

İstanbul Boğazı, Haliç, kaybolan kadırgalar, kiremitli çatılar… İstanbul’da ne azalmışsa, ne özleniyorsa o zaman ne güzeldiyse her şeyi görebiliyorsunuz sanatçının çizdiği, bozduğu, yaşadığı İstanbul’da. Sergiye hazırlanırken, eserlerini sağlam temellere oturtmak için yoğun bir ön araştırma yapan Balakoğlu, her bir tablosunu yapmadan önce ve onu çalışırken büyük bir heyecanla geçiyormuş tuvalin karşısına. Ona verebileceği, yapabileceği her şeyi yaptıktan ve onu tamamladıktan sonra o heyecanı orada bırakıp yeni bir çalışmaya başlıyormuş. “İşin aslını söyleyeyim mi? Yapana kadar hepsi çok önemli. Bittiği zaman gönlüm hemen başka yere konuyor. Başka sulara yelken açıyorum. Çünkü ondan alacağımı almışım, hesaplaşmışım. Benim için yeni başladığım iş en önemlisi oluyor.” diyor.

“Sanat Kurduğun Dünyada Yeni Bir Şeyler Söylemektir”

Halasının çizdiği bir figürden daha çocuk yaşlarında çok etkilenen Mukadder Özdemir Balakoğlu’na kendisini en çok etkileyen ressamları soruyoruz. Resim sanatının Batı’da doğması nedeniyle Rönesans’ın büyük ustalarından çok etkilendiğini belirtiyor ilk olarak. Rubens, Poussin, Delacroix'in ilham veren sanatçılar olduğunu ifade eden Balakoğlu ayrıca, Ayrıca, Paul Cezanne, Paul Gauguin gibi sanatçıların da öğretici yanlarından bahsediyor. Poussin'in başlattığını, Cezanne geometriye taşımasaydı, her şeyi silindir ve küp gibi görerek geliştirmeseydi, Picasso kübizmi nasıl yorumlardı, bilmiyoruz. Aynı şekilde natürmortu ilk yapan Jean-Baptiste-Siméon Chardin, o örüntüyü koymasaydı, Empresyonistler onu inceleyip o kalın boyaları sürmeyeceklerdi. Bunların birbirlerine etkileri var ve hepsinin tatları var.” diye konuşuyor.

"Doğaya bakmayı bilmek için önce resme bakmayı bilmek lazım. Resimler daha çok şey öğretir, nereye bakacağımızı gösterir, yoksa doğada kaybolur insan. Bu nedenle büyük sanatçılara bize öğrettiklerinden dolayı çok şey borçluyuz." Balakoğlu, günümüzde bu işi yapan kişi sayısı kadar anlayış olduğunu da sözlerine ekliyor.

Saatlerce tablolarına bakabileceğini söylediği bir başka ressamdan, Kiefer’den bahsederken de “Kiefer’in tablolarına bakarken içinde kaybolurum, evren gibi.” diyen Balakoğlu, günümüzde yapılan her eserde aslında o büyük ustaların bir nüvesinin bulunduğuna da dikkat çekiyor.

Tam da burada yaşadığı dönemden çok az belge kalmış olması sebebiyle özel hayatı hakkında çok da bilgi sahibi olmadığımız Johannes Vermeer’e değinmek de yarar var. Flaman olduğunu bildiğimiz, bütün Avrupa resim sanatı için belirleyici bir ressam olan Vermeer öyle resimler yapmış ki, bugün araştırılan bir eser Vermeer imzası taşımasa da, sanat tarihçiler o eserin ona ait olduğunu ortaya çıkarabiliyor. Nedir onu ayırt eden en büyük özelliği? Tartışmasız Vermeer’in mavi, lacivert ve mavinin diğer tonlarını kullanışındaki sıklık ve cesaret. Bu özellik onun eserlerinin imzası niteliğinde. İşte, bugün Vermeer mavisi olarak anılan bir rengin olması, bu rengin bulunduğu eserin Vermeer’e ait olduğunun bir kanıtı olmasından yola çıkarak, ressamlarda böyle ayırt edici özelliklerin olma gerekliliğini soruyoruz Balakoğlu’na. Rönesans döneminde ressamların kendilerini ne kadar iyi ifade etmiş olduğunu vurgu yaparak, o dönemde yapılan resimlerin sahici sanat olduğunu, bugün ise artık hissedilenin farklı olduğuna değiniyor. Çağdaşı olan ressamların, rengiyle veya bir başka şeyle tescillenmesi ne kadar sahici ve sanatçının kendini ne kadar iyi ifade etmiş olduğunu gösterdiğini belirterek, “O dönem sanatçı hiçbir yere bakmamış sadece içine, kendine bakmış. Kendinden olan, olağan şeyleri doğum yapar gibi çıkarmış. Sanat böyle bir şey, yüceliği bu işte.” diyor.

Türk ressamlardan da pek çoğunun bakış açısını anlamlı bulduğunu belirterek özellikle; Erol Akyavaş, Cihat Burak, Mehmet Güleryüz, Ekrem Kahraman, Ergin İnan'ı ayrı bir yere koyuyor. “Hocam Nevhiz Tanyeli'nin de sanat disiplininden ve eğitimciliğinden etkilendiğimi düşünüyorum.” diyor. Balakoğlu, usta-çırak ilişkisinin elbette önemli olduğunu, ancak sanatın sadece ustalık işi değil, bir düşünme meselesi olduğunu söylüyor. Sanatın zekâ, kapasite, yaratıcılık, tam odaklanma istediğini, bunun da sadece ustalık ve beceri ile olamayacağının altını çiziyor. Ardından çok okumak, araştırmak, dünyanın nabzını tutmak ve tüm bunlardan yepyeni bir şey yapmanın gerektiğini de ekliyor.

“Ustadan alabileceğini alıp kendi dünyanı kurabilmek, özgün olabilmek önemli olan.” diyen Balakoğlu, Picosso ile ilgili bir örnek vermek istiyor. “Usta-çırak ilişkisi, işin sadece ustalık boyutunda geçerlidir, o da öğrenci çok yetenekliyse… Mesela Picasso’nun, babasının yanında 16 yaşında Realizm ile ilgili tüm çalışmalarını bitirip, o günden sonra hiç realist resim yapmaması gibi. Yani usta-çırak ilişkisi sadece bir tekniktir. Onun ötesinden bir ufku olması lazım ustanın. Sanat başka bir şey. Bir şeyi beklentiye göre yapmanın ötesinde, yepyeni bir dille yeni bir şey söylemektir sanat. Ustadan alabileceğini alıp, kendi dünyanı kurabilmek, özgün yepyeni bir renk ve bakış açısı kurmaktır.” diye dile getiriyor usta-çırak ilişkisi hakkındaki görüşlerini.

“Hayat Sanattan İbaret Değil”

Sanatçının gerçekten söyleyecek bir lafının olması, bu konuda doğru bildiğini ise sanatıyla yansıtması elbette ki en doğru olanı. Bu noktada sanatçının yaşadığı devri anlaması, yorumlayabilmesi gerekiyor ve tüm bunları yaparken kendine ait bir dille bunu ifade etmesi gerekiyor. Yani ‘Bu iş sadece bu kurallarla yapılır’ demek, çok da doğru bir şey değil. Bu bakış açısıyla sanat teknik olmaktan öteye geçemiyor. Balakoğlu da bu konuda, “Sanatta bu iş sadece böyle yapılır, diye ısrar ediyorsanız, siz onu sadece tekniğe indirgiyorsunuz demektir. Teknik kuru bir şeydir. Teknik her zaman, işin zaman içinde öğrenilen yanıdır. Tekniği öğrenmek tek başına yeterli değil.” diye konuşuyor.

Ayrıca bazen sanatçıların yaptığı en büyük hatanın, hayatı sadece sanattan ibaret saymaları olduğunu söyleyen Balakoğlu, bunun doğru olmadığını, sanatın hayatın bir parçası olduğunu şu sözlerle anlatıyor; “Hayat, sanattan ibaret değil. Sanat insanın kendini eylemesi, bir yönünü ortaya koyması, hayatla bağını kurması için var. Sanatın sanat için olması elbette ki çok önemli ama onun da halkı beslemesi gerek.”

Usta ressamın yanından ayrılarak Balat’ın dar sokakları arasında kalabalığın arasına karışmadan önce son olarak yeni projesi ile ilgili ipuçları da alıyoruz. Ressam, sanat eğitmeni Mukadder Özdemir Balakoğlu, yaptıklarını tüm insanların görebilmesi, onlarla bütünleşerek ‘Bunu ben de yapabilirim’ diyebilecekleri şeyler yapma arzusunda. Bu konuda fazla sır vermeden, Balakoğlu’nun bu çalışmayla, sanatla hiç ilgisi olmayanların bile sanatla ilgilenmelerini sağlamak amacında olduğunu belirtelim.

İSMEK El Sanatları Dergisi 25 İNDİR

Bu yazı 39 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK