Kat-ı

Ahmet Çoktan'ın Ebrudan Kâtı' Sanatına Uzanan Yolculuğu

  • #


Yazı: Mine ÇAHA

Ahmet Çoktan, ebruyla hemhal olduğu uzun yıllardan sonra, unutulmaya yüz tutan katı' sanatıyla da dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış bir isim. Bir süre Japonya ve Almanya’da ebru eğitimi veren Çoktan’ın, yaptığı etkileyici eserlerle yurt içinde ve yurt dışında birçok sergi düzenlediğini biliyoruz. Çalışmalarında arayış ve özgünlüğü savunan sanatçı; akkase, battal ve İspanyol stili ebru eserlerinde katı' sanatını yer yer kullandığını daha sonra sadece katı' çalışmak istediğini anlatıyor bize. Geçtiğimiz yıllarda dünyaca ünlü otuz üç hattatın elinden çıkan otuz üç “Elhamdülillâh” yazısını katı' sanatıyla sunan Çoktan, şimdilerde yine adından söz ettirecek başka bir sergiye hazırlanıyor.

Ahmet Çoktan bugün geçmişe oranla çok az sanatçının ilgilendiği katı' sanatını yeniden gündeme getiren isimlerden biri. Kâğıt yerine deriyle çalışan ve oyma tekniği kullanan sanatçı, geçtiğimiz yıllarda dünyaca ünlü 33 hattatın 33 “El-Hamdülillah” yazısını katı' sanatıyla bütünleştirerek adından söz ettirmişti. Oldukça dikkat çeken sergi, yurt dışında çeşitli ülkelerde sergilendi. Ardından kırk “İsm-i Nebi” çalışmasını deri üzerine katı' sanatını uygulayarak çalıştı ve şu sıralar yine çeşitli hattatlarla birlikte çalıştığı "Allah'ı her türlü arazlardan, kusur, ayıp ve eksikliklerden tenzih ederim" manasını taşıyan “Sübhanallah” lafzını katı' sanatı formunda hazırlıyor. Ahmet Çoktan ile hikâyesini ve sanat serüvenini konuşmak üzere kapısını çaldık ve keyifli bir sohbet çıktı ortaya.

Öğrendik ki, İstanbul’da Levent’te doğmuş Ahmet Çoktan. Liseyi okuduktan sonra siyasi sebeplerden dolayı eğitimini sürdürememiş. Gezmeyi çok sevdiğinden, hiçbir yerden yardım almadan İngilizce öğrenmiş ve yaz tatillerinde rehberlik yapmış önceleri küçük yaşlarda. Kısa bir süre rehberlik yaptıktan sonra çizime yatkınlığı olan Çoktan, bir şirkette teknik ressamlık yapmaya başlamış ve on yedi yıl kadar teknik ressamlık yapmış. Ardından ablasının vasıtasıyla ebruyla kesişmiş yolu.


Ebru kursuna yazılan ablasının eşyalarını taşımaya yardım ederken bir gün merakını celp etmiş ve izlemiş olanı biteni. Su üstünde boyaları hareket ederken gördüğünde adeta büyülenmiş. İlk ebru denemesini eve geldiğinde ablasıyla birlikte gerçekleştirmiş. “İlk fırçayla boyaları damlattığım an sanki o damlalar kalbime değdi” diyor. O gün öyle heyecanlanmış ki uyuyamamış bütün gece.

1988 yılında üç ay boyunca Hikmet Barutçugil ile çalışmış. Sonrasında meşhur Caferağa Medresesi’nden dersler almış. Süleymaniye’deki bir sergide ise Nail Kesova, Muhittin Nalbantoğlu, Cahit Atasoy ile tanışmış. Mustafa Düzgünman ismini zikretmişler ona. Genç Çoktan ise “Fakat kendisi gelenleri almıyormuş, kovuyormuş diye bir söylenti var.” şeklinde cevap vermiş. Çoktan, şansını bir denemek istemiş. Ellerindeki ebrularla kapısını çalmış bir gün. Kapı açılıp da Mustafa Düzgünman'dan hiç sualsiz “İçeri gel” sözünü işitince genç adam şaşırmış.

Düzgünman ebrularını incelemiş bu delikanlının ve “Daire etrafında yol almaya çalışıyorsun, seni yola getirmek için arada bir tokatlamak lazım.” demiş babacan bir ifadeyle. Ardından “Ben çok yaşlandım sen Alparslan’a git!” diye eklemiş ve onu Alparslan Babaoğlu’na yönlendirmiş. Çoktan, Babaoğlu ile bir süre çalıştıktan sonra bir diğer ebru üstadı Fuat Başar ile tanışmış. O arada “Düzgünman Hoca” ile de görüşmeye devam etmiş.

Çoktan’ın hafızasında Mustafa Düzgünman ile ilgili unutamadığı bir hatıra var ki onu şöyle aktarıyor: “1990 yılıydı; bir gün bize son kez tekne açtığını söyledi. Bana hitaben, 'Oğlum gel şurada birkaç ebru yap bakalım.' dedi. Belime kendi önlüğünü bağladı. Teknenin başına geçmiştim ama heyecandan da ellerim zangır zangır titriyordu.”

Hocasının kendisine verdiği şansa güvenerek ve heyecanını saklamaya çalışarak tekneden güzel bir ebru çıkarmaya uğraşmış Ahmet Çoktan. Gencin tekneden çıkardığı ebruları gören Düzgünman, “Bak güzel ebrular yapmaya başlamışsın!” demiş. Alparslan Babaoğlu’na yönelip “Ahmet nasıl ebrular yapıyor sence? Ben çok beğendim icazetini vermiyor musunuz?” diye sormuş. Babaoğlu ise hocasını tasdiklemiş ve zaten vermeyi düşündüklerini dile getirmiş. Aynı gün Düzgünman yanındaki birkaç isimden oluşan bu gruba adeta öleceğinin haberini verir gibi, iş bölümü yaptırmış. Birinden Özbek pilavı, diğerinden zerde pişirmesini istemiş. Genç Ahmet’ten ise kendisini mezara indiren kişi olmasını… Ahmet Çoktan, “Bu olaydan 3 gün sonra Mustafa Hoca vefat etti.” diyor.

“Sanatta da Sorgulamak Gerektiğine İnanıyorum”

Hayatın her alanında olduğu gibi sanat yaparken de sorgulayarak ilerlemek gerektiğini savunan Çoktan, bu sayede kitreyi daha sağlıklı koruyabilme tekniğini öğrendiğini anlatıyor. “Eskiden yazın ebru yapılmaz” diye yaygın bir kanaat vardı. Bu durum beni rahatsız ediyordu çünkü yazın da ebru yapmak istiyordum. Kitrenin neden bozulduğu üzerine düşündüm, çeşitli denemeler yaptım. Bir baktım ki, kitrenin üstü örtülmeyince havayla teması da engellenmediği için bozulmuyor.”

Çoktan, sanatı öğretirken bilgi tutuculuğu yapmamaya özen gösterdiğini belirtiyor bir başka sözünde ve ekliyor: “Biz zamanında karanfil yaparken önce kırmızıyı mı, yeşili mi kullanalım sorusunun cevabı için bile aylarca bekleyebiliyorduk. Herkesin yöntemine, tekniğine saygı duyuyorum ama ben öğrettiğim, paylaştığım kadar önüm açılıyor diye düşünüyorum. Benim çabam olduğum yerde kalmamak farklılık ve özgün bir tarz oluşturmaktı. Her gittiğim yerde de bunu öğretmeye çalıştım.” diyor.

1996‘da Japonya’ya giden Ahmet Çoktan, burada bir süre ebru eğitimi vermiş. Dil sorunuyla nasıl başa çıktığını sorduğumuzda; “İngilizceyi öğrendikten sonra Japoncaya başladım bir şekilde iletişim kurabiliyordum.” diyor gülerek. Dil öğrenirken sürekli kendisiyle konuştuğunu hatta bu sebeple annesinin en sonunda babasına “Bu çocukta bir gariplik var, sürekli kendi kendine konuşuyor, bunu bir doktora götürün!” şeklinde serzenişte bulunduğunu anlatıyor. Japonya’da toplam üç buçuk sene kalmış Ahmet Çoktan. Bu süre zarfında kafasında Japonya ve Türkiye arasında iki kültürü de yansıtan çalışmalardan meydana gelen bir sergi hazırlama fikri belirmiş. Hal böyle olunca, Uzak Doğu’ya hiç de yabancı olmayan katı' sanatıyla ilgili eserler meydana getirmiş.


“Olağan Saydığımız Nimetlere Hamd Etmek İstedim”

Yaklaşık bir yıl Almanya’da engelli çocukların bulunduğu rehabilitasyon merkezlerinde ebru eğitimi veren Çoktan, sık sık oradaki ailelerin çocuklarının yemek yemesi, uzuvlarını oynatabilmesi gibi gelişmeler karşısında sevinç çığlıkları attığına şahit oluyormuş. Edindiği bu tecrübe ile bir sonraki sergisinin “Elhamdülillah” lafzıyla süslemek istemiş. Çoktan, “Küçük ve olağan saydığımız şeylerin hayatımızdaki yerini vurgulamak amacıyla yola çıkmıştık. Bütün hattatlar da buna sıcak baktı.” diyor.

Deri üzerine çalışma fikrinin nasıl meydana geldiğini merak ediyoruz. Deri malzemelerini ele alan bir belgesele tevafuk ettiğini ve bunun katı' sanatında uygulayabileceğini düşündüğünü anlatıyor. Çoktan, “Benim deriyi kullanmamdaki en büyük etken dayanıklı, kalıcı, uzun ömürlü ve organik olması. Ayrıca yüzyıllardır ciltlemede kullanılmış, en çok denenen malzemelerden biri.” şeklinde açıklıyor kağıt yerine deri kullanmasının sebebini. Deri kullanmanın da kendine göre hassasiyetleri olduğuna değiniyor Çoktan. Sese, neme, ısıya karşı duyarlı olduğunu söylüyor. Sanatçı bununla ilgili “Deri bu faktörlere karşı birden sertleşip birden yumuşayabiliyor. Bu faktörleri bilmek onun dilinden anlamak gerekiyor. Örneğin sıcakta sertleşen neredeyse tek malzeme deridir. Ben de her gün bir şeyler öğreniyorum, çözdüm dediğim anda farklı bir şeyle karşılaşıyorum.” diyor.

Sanatçının eserinde kullandığı bir diğer farklılık ise kesme değil oyma tekniğini kullanıyor olması. Şu zamana kadar pek kimsede rastlanmayan bu tekniği tercih etmesinin sebebi ise daha bütüncül bir görünüm arz etmesi.

“Müze Projemiz Var”

Ahmet Çoktan laf arasında bir de müze projesinden bahsediyor heyecanla. Müzenin ismi ise hazır; “Zamane Müzesi”. Proje için nereden yola çıktığını ise şöyle anlatıyor: “Bizde vakit nakittir, diye bir deyim var. Halbuki nakiti her zaman kazanabilirsiniz ama zaman hiçbir zaman yerine gelmez. Esasında zaman dediğimiz hayattır. Telafisi de kesinlikle mümkün değildir. Ancak bu konuda biraz hoyrat davranıyoruz. Zamanın önemini vurgulamak istedim bu projeyle. İnsanlar oraya geldikten sonra zamanın, yaşamanın ve bir nefesin bile kıymetini anlayacaklar inşallah.” Eskiyle bugünü buluşturan, klasik sanatla modern sanatın birleştiği çalışmalardan meydana gelmesini planlıyor buradaki eserlerin. Ancak sanatçının henüz bu fikrine bir sponsor bulamadığını öğreniyoruz. Bütün projeyi o kadar detaylı anlatıyor ki heyecanla gerçekleşmeye ramak kalan bir yapıdan söz ediyor sanıyoruz. Umalım da öyle olsun.

Çoktan'ın evinin bir tarafı, bu müze için hazırlanmış ilginç ve farklı eserlerle dolu. “İçinde bulunduğumuz dönem itibariyle sanatı üç boyutlu hale getirmemiz gerekiyor.” diyor sanatçı bu eserleri göstererek.


“Bienallerde üç boyutlu tasarımlara çokça rastlıyoruz ama nedense geleneksel Türk sanatlarında bu tarz çalışmalara pek rastlamıyoruz“ diyoruz. “Eğer uluslararası çalışmalar yapmak istiyorsak, insanlara bir şekilde bunu ulaştırmamız gerekir. Kendi anladığımız tarzın yanında buna evrensel dilden de bir şeyler katmalıyız. Mesela bazı uluslar çok parlak ve canlı renkleri kullanır, bazıları yumuşak renkleri sever. Sanatçı bir yerlerden ortak bir nokta yakalamalı. Bu da farklı coğrafyalarda bulunmak, oralarda çalışmakla kazanılabiliyor. Böyle olunca bir çiçek üstünden çok şeyi anlatabiliyorsunuz.” şeklinde cevap veriyor Ahmet Çoktan.

Sanatın kendisi için neyi ifade ettiğini soruyoruz. “Kırıcı ve bozucu olmadan paylaşmayı ve sevgiyi ifade etmenin en doğal yollarından biri benim için“ diyor. usta sanatçı. Yaşadığı bir anıyı paylaşıyor ardından bizimle. Japonya’da devlete bağlı bir kültür merkezinde çalıştığı sırada Japonya’dan Türkiye’ye gelen turist sayısının arttığını öğrenmiş Çoktan. Uçaklarda yapılan anketlerde “Kültür merkezinde sanatçınızı gördük” diyenlerin sayısı oldukça fazla olduğu ortaya çıkmış. Sanatçı, “Bunu övünmek için değil, şunun için anlatmak istiyorum. Sanatta çok küçük hareketlerle dünyayı yerinden oynatacak kuvvete sahipsiniz. Sanatın bu kadar büyük bir gücü var. Yeter ki hayatımızı, zamanımızı, giderlerimizi boşa harcamayalım. Bizim ufkumuz çok daha ilerde olmalı. İnsanların gönlüne girebilmeliyiz.”

Sanatı maden, sanatçıyı da onu işleyen kişi olarak gören Ahmet Çoktan, kendisini ifade etme aracı olarak bu yolu seçtiğini, insanlarla bütünleşmeyi ve kendi zihin yapısını, zevkini, estetik duygusunu sanat işçiliği yaparak ortaya koyduğunu söylüyor son olarak. Ayrılırken, sohbet boyunca eksik etmediği tebessümüyle “Sanatın da, sanatçıyı yaşatanın, arkamızdan gelen yeni nesillerin ve onu diri tutan herkesin yolu açık olsun” diyerek uğurluyor bizi.

İSMEK El Sanatları Dergisi 25 İNDİR

Bu yazı 45 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK